Cuma, Temmuz 21, 2017

aşk, bu hayatın en güzel nimetiydi....

aşk tarifsizdir çoğu zaman.
kelimelerle alakalı değildir, kalple hissedersiniz ve tenle biraz; anlatamazsınız pek...
bir defasında "bir sarılmasıyla ruhumu onaran adam" diye yazmıştım.
öyle bir tanımla biraz kelimelere dökebildiğimi düşünmüştüm içimdekini...

nasıl, neden bilmezsiniz.
bilişle alakalı değildir zira...
öyledir sadece;
gerçekten de onarır bir dokunuşu tüm geçmiş yaraları...

bana kalırsa,
dünyanın en büyük mucizelerindendir iki ruhun karşılaşması aşkla...
çöl ortasındaki yemyeşil bahçedir aşk...

Çarşamba, Temmuz 12, 2017

2017 haziran ayı filmler (3) ve kitaplar (3), ve bir de dizi (fi)

yaz bereketi geldi haaaanım:) fena bir ay olmadı haziran. bakalım neler okumuş neler izlemişiz:

bucket list
yıllaaaaardır listemde olan bir filmdi. herkes pek övüyor pek anlatıyordu.
kafayı rahatlatan bir film izleme isteğim olan bir gün açıp izledim. keyifliydi, ama öyle herkesin yere göğe koyamadığı kadar bir şey bulamadım ben.
son demlerini yaşayan iki ihtiyar adamın, bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadıklarının listesini çıkarıp bu listedekileri tek tek hayata geçirmelerini konu alıyor. birbirinden oldukça farklı bu iki ihtiyarı usta oyuncular jack nicholson ve morgan freeman canlandırıyor.
yer yer yaşama dair umut veren bir film olsa da, yer yer o "amerikan filmi yapaylığını" hissettirdi.
film boyunca elbette ben de filmi izleyen herkes gibi, kendi "ölmeden önce yapılacaklar" listemi düşündüm bir yandan:)


muhteşem gatsby
bu film de benzer şekilde yıllardır izlemek istediğim filmlerdendi. ve yine keyifliydi, ama öyle herkesin yere göğe koyamadığı kadar bir şey bulamadım ben. (sorun bende mi?)
dönem filmi olması oldukça dikkat çekici; renkler, kostümler, ambiyans göz doyuruyor. 
yıllar içerisinde leonardo di caprio çok takdir ettiğim oyunculardan biri oldu, her filminde rolünün hakkını veriyor, bu filmde de öyle olmuş.


fi (10-11-12 . bölümler)
bir ay önceki yazımda da yazdığım gibi fi dizisinin çok fazla eksiği olmasına rağmen, ilk sezonun son 3 bölümünü de izledim.
ya ben alıştım, daha çok içine girdim hikayenin ya da hakikaten daha başarılıydı. bu 3 bölümü daha keyifle izledim. son bölümün sonunda bir sevişme sahnesi var ki, hayatımda izlediğim en estetik sevişme sahnelerinden. türkiye'de bunu başarabilmek önemli bir başarı diye düşünüyorum.


tereddüt
yeşim ustaoğlu'nun "kadın" derdini sert biçimde anlattığı bol ödüllü filmi. senaryo da kendisine ait. türkiye-fransa-polonya ortak yapımı.
kasvetli bir hava, bu psikolojik kasvete uygun seçilmiş karadeniz dış mekanları...
eksiği var, bazı geçişler hızlı, bazı karakterler havada. ama kesinlikle etkileyici...
*psikodrama sahnesinde aklıma arşaluys kayır hocamın gelmesi ve film bitiminde jenerikte adını görmem de ayrı bir hoşluktu kendi adıma. meğer hakikaten de kendisi danışmanlık yapmış o sahnelerde.
film için yönetmenin kendi yorumu:
"bu hikâye, modern ve geleneksel toplumlarda kadın ve ergen olmayı sorgularken, hem bu bu topraklarda, hem de aslında dünyada kadın olma hallerine bakan bir bakış açısına sahip. Geleneklerin, örflerin belirlediği moral değerler, özellikle modern toplumlardaki sert göç olgularıyla hızla gelişen modernitenin içinde bir arada yaşama modelini oluştururken; çarpıklaşıp, değersizleşmeye ya da yozlaşmaya maruz kalarak yaşantılarımızda baş edemeyeceğimiz yargıların, sorunların oluşmasına neden oluyor. Ve bu sorunlar bizlerin birey olarak gelişimini, özgürlüğünü kısıtlarken, hayatımıza kendi irademizle karar verebilmemiz konusunda derin engeller çıkarıyor, çoğu kez ihmal ve istismarlara maruz bırakıyor ve çok daha derinden, erkeğin de gelişiminde sağlıklı bir ilişki kurabilmesi konusunda önü alınmaz yaralar açıyor.

‘Tereddüt’, bu yapının içinde kadın olma hallerini, kadın erkek ilişkisini, aile kurumunun sorumluluklarını ve ihmallerini sorgularken, bir yandan da travma mağduru olan birinin hem psikolojik hem de adli süreçte yaşayabileceği sorunları tartışıyor."
kan ve gül bir kara dejavu
alper canıgüz'ün yıllar sonra çıkan son kitabı. yine bildiğimiz, beklediğimiz tarzda akıp giden bir kara komedi.


vay başına yoga gelenler
haydarpaşa kitap günleri programına bakarken haberdar oldum bu kitaptan. pek sevdiğim yitik ülke yayınları'ndan yeni çıkmış. içinde yoga geçince hemen merak ettim tabi. üşenmeyip beylikdüzü'nden kadıköy'e gittim oradan alıp yazarına imzalatayım diye. malum istanbul koşulları, imzaya yetişemedim ama kitabı aldım oradan. 
çimen erengezgin'in kendi yoga ile tanışmasından eğitmenliğe evrilen hikayesini anlattığı kitap akıcı biçimde okunuyor. yoga hakkında da ayrıntılı değil ama temel bilgileri içeriyor. yogayı merak eden ya da yogaya yeni başlayanlar için iyi bir kitap.


tatar çölü
bu kitabı duyalı ve edineli epey uzun süre olmuştu aslında. ama bir türlü başlamamıştım.
oysa, ne kadar seveceğim bir kitapmış...
insanı, yaşamı anlatan zamansız bir eser bence, klasikler tadında...


okuduktan sonra hakkında araştırma yaparken altına imzamı atabileceğim bir yorum ile karşılaştım. sizinle onu paylaşmak istiyorum:

"Tatar Çölü'nün kahramanı Giovanni Drogo....Kitap onun Bastiani Kalesi'ne atanması ile başlıyor ve kaderin ağlarını onun için nasıl ördüğünü düşünürken aslında kendisinin kaderin ağlarını örmesine nasıl katkıda bulunduğuna trajikomik bir şekilde tanıklık ediyorsunuz.
İşin başında Drogo'nun kaleyi ilk andan itibaren terk etme isteğini, hatta bunun için çabaladığını (ya da çabaladığı izlenimini ediniyorsunuz) düşünüyorsunuz ancak giderek kaleye alıştığını,ilk başta yadırgadığı herşeyin zamanla kendisi için olağan bir hal alıp sıradanlaştığını ancak bunları değiştirmek için de hiçbir şekilde (ama ciddi bir şekilde ve değişiklik meydana getirecek bir biçimde) harekete geçmediğini görüyorsunuz. Ancak bunun farkına varmadığını, varmamak için de mantıklı hiçbir gerekçe olmamasına rağmen -gerçekliğinden bile emin olmadığı- bir söylentiyi nasıl umuda dönüştürdüğünü acı bir şekilde izliyorsunuz.
Drogo hayatı elinden akıp gider ve alışkanlıklarının yarattığı o güvenli ve hareketsiz dünyada ilerlerken hayatının fırsatını elde etmeyi umud ediyor.... Ve Bekliyor....Hepimizin beklediği gibi...(kimi zaman bir adamı, bir kadını,kariyerimizin parlak hale gelmesini ki çoğumuz içinde bulunduğumuz o işten nefret eder hale gelmişken) Bu fırsatın doğmasını ve umutlarının gerçek olmasını....Bir gün Düşman gelecek ve o kahraman olma fırsatını elde edecek...Kimdir bu düşman? Kuzeyden gelecek olan Tatarlar... Tatar Çölü'nden gelecek olan saldırı....Halbuki böyle bir şeyi umud etmek için herhangi bir tek geçerli bir nedeni bile yoktur. Tam tersine Drogo başkaları tarafından yaratılan bir umudun gerçekleşmesini dilemektedir ve kendi dünyası ve hayatı için bir şey ümit etmekten bile aciz duruma düşmüş ve başkalarının umuduna sığınmıştır adeta.
Hep bekler...Önünde uzun bir zaman vardır..... Gerçekten var mıdır bu zaman? Yoksa istediği değişimin ve mucizenin bir türlü olmaması ve hayatının değişmemesi nedeni ile uzun zaman dilimleri var gibi mi gelmektedir ona? Bazen şüpheye kapılır... Başka seçenekleri olduğunu hatırlar...O seçeneklerin ardından gitmek için adım atar ama yabancılaşmış hisseder ve yine kalesine geri döner...Endişe duyar ama beklemeye devam eder...Değişim yaratmak ister ama kendi yarattığı girdaba kapılıp gider..Değişimi yaratmayı, beklemeyi sona erdirmeyi istediğini hatta çaba gösterdiğini kendi kendine düşünür ama kader sanki hep engel olur... ya da bu kader bahanesine sığınır...Sonunda yitip gider...Ancak yitip giderken bile hala mucizenin olacağına dair küçük bir kırıntı taşımaktadır..."
(kaynak: http://ayseninkitapkulubu.blogspot.com/2009/07/dino-buzzati-tatar-colu.html)

Cuma, Haziran 23, 2017

verimli bir yaz tatili için öneriler :)

Bir eğitim öğretim yılı daha geride kalırken, öğrenciler için 3 aylık yaz tatili başladı. Kaç yaşında olursa olsun her öğrenci, yıl boyunca yaz tatilini bekler ve tatilini gönlünce geçirmek ister. Tatiller, dinlenmek ve yenilenmek için bir fırsattır ve doğru değerlendirildiğinde çocukların gelişimine olumlu katkısı olur.
Anne babalar da çocuklarının tatilde vakitlerini verimli geçirmelerini isterler. Televizyon, tablet, telefon üçlüsüne değil de; ders tekrarına zaman ayırarak bilgileri taze tutmalarını ve bir sonraki yıl için de hazırlık yapmalarını beklerler. (Bu noktada lütfen biraz geçmişe gidip, kendi öğrencilik yıllarınızı hatırlamaya çalışınJ)
Öğrenciler bilmelidir ki; yazın hem dinlenip hem spor, sanat ve sosyal alanlarda kendilerini geliştirebilmeleri için zaman vardır ve bunlara ek olarak istedikleri zamanlarda kısa ders çalışmalarıyla bilgilerini tazeleyebilirler. Anne babalar da bilmelidir ki; çocuklarının dinlenmeye ihtiyacı vardır, yazın bütün bilgi birikimlerini bir anda unutmayacaklardır ve akademik gelişimlerinin yanı sıra sosyal gelişimleri de son derece önemlidir. Tatili hem verimli hem de keyifli geçirmek mümkündür aslında Bunun için dikkat edilecek temel noktaları şu şekilde sıralayabiliriz:
·         Yılsonunda bazı çocuklar eve karnelerini gururla getirirken bazıları karneleri nedeniyle kendilerini başarısız hisseder. Karnesi zayıf olan çocukların aileleri yapıcı değerlendirmeler yaptıktan sonra çocuğa destek ve güven vermelidir. Çocukla başarısını yükseltmek için neler yapabileceği konuşularak, sonuca değil emek ve çabaya, çalışmaya vurgu yapılmalıdır. İyi bir karneye sahip olan çocuklara da özverili çalışması için teşekkür edilmelidir. Karne, yaz tatili için bir ödül ya da ceza ölçütü olmamalıdır.
·         Çocuklar tatilde de düzene ihtiyaç duyarlar.  Sınırsızlık çocuklara iyi gelmez ve 3 ay sonra yeniden düzene girmelerini de zorlaştırır. Uyku, yeme, ekran başında geçirilen sürede okul dönemine göre esnemeler yapılabilir; ama, sınır mutlaka olmalıdır.
·         Çocukların düzeyine ve zevklerine uygun bir kitap listesi oluşturularak bu kitapları okuması teşvik edilmelidir. Ailecek kitapçılara, kütüphanelere gidilmesi, çocuğun kitabını kendisinin seçmesi ve aile okuma saatleri çocuk için özendirici olacaktır.
·         Çocuklar eğitim yılının yorgunluğunu atmak için sevdikleri etkinliklere vakit ayırmalı, sosyal etkinliklere katılmalılar. Çocuğunuzu eğilimine göre bir spor ya da sanat dalının eğitimine veya dil kursuna yönlendirebilirsiniz.  Halk eğitim merkezleri, belediyenin düzenlediği kurslar ya da özel kurumların kurs ve etkinliklerini çocuğunuzla beraber değerlendirebilir ve arasından istediği biri/birkaçını seçebilirsiniz.
·         Ailece geçirilen keyifli zamanları artırmaya çalışarak, çocuğun yıl boyunca özlediği, yapmak istediği aktivitelerde ona eşlik etmek önemlidir. Ailece tatile gitmek ve çocukla yeni yerler, tarihi ve doğal güzellikleri gezmek hem çocuk-anne-baba ilişkisini yakınlaştıran bir deneyim olur hem de çocuğunuzun çok yönlü gelişimine katkıda bulunur. Farklı şehirler ya da ülkelere gitme imkanı olmayan aileler kendi şehirlerinde bulunan tarihi ve kültürel gezilerle çocuklarının zihinlerini canlı tutabilirler. Çevredeki imkanlar dahilinde oyun parkı, sinema, tiyatro, müze gezileri gibi etkinlikler yapılabilir, akraba ziyaretleri ile çocukların aile ruhunu anlaması, birlik ve beraberliğin önemini keşfetmesi sağlanabilir. Evde ailece ebru, taş boyama, yaratıcı oyunlar, sinema saati, kek yapma, çiçek dikme gibi etkinlikler yapılarak eğlenceli vakit geçirilebilir.

·         Tatilde, zayıf olunan alanlardaki bilgi ve becerilerin iyileştirilmesi için akademik aktivitelere de zaman ayrılabilir. Çocuğunuzun eksik olduğu konuların telafisi için düzenli bir plan ile kısa tekrarlar yapması, gelecek eğitim yılını daha rahat geçirebilmesini sağlayacaktır.

Salı, Haziran 20, 2017

sevgili anne babalar, çocuklarınıza verebileceğiniz en kıymetli şey; zamanınız!

anne babalar, iyi ebeveyn olmak ve çocuklarının gelişimine olumlu katkıda bulunmak isterlerken kaygılıdırlar bazen...  neyi nasıl yapacaklarına, nasıl davranacaklarına karar veremezler...
çok şey sorarlar, "şunu nasıl yapalım, bunu nasıl yapalım?"

ben de hep derim:
"çocuklar pek çok şeyi tolere edebilir; yeter ki, koşulsuz ve çok sevildiklerini hissetsinler."

hele ki, ekonomik şartlar meselesine özellikle değinirim... tabi ki, temel ihtiyaçlardan, temizlik, bakım, gıdadan bahsetmiyorum ama; bir nesneye sahip olamama,  çocuklar üzerinde tek başına olumsuz etki yaratamaz... 

çocuklar için önemli olan, anne babaları için değerli olduklarını, sevildiklerini, anne babanın kendisiyle vakit geçirmekten keyif aldığını hissetmek ve onlarla güzel anlar yaşamaktır.

hepimizin yaşamından geriye kalan da bu güzel anılar değil mi zaten?


Pazar, Haziran 18, 2017

babalar günü

"babam vefat etti" ağızdan ne kolay çıkıveren bir cümle... oysa anlamı ne kocaman, yarattığı boşluk ne dipsiz...
16 yıl boyunca defalarca kurmak zorunda kaldım bu cümleyi...
başlarda çıkartamıyordum hiç, dilimden dışarı dökemiyordum... hala da pek mahir değilim ya, yine de ilk zamanlara göre iyiyim elbette.

bu cümleyi ilk kuruşum, hatırladığım kadarıyla, 3 yıl sonrasında gerçekleşti ancak.
2004 eylülüydü. ege üniversitesi pdr'yi kazanmıştım. kredi/ burs başvurusu için varyant'taki kyk bürosuna gitmiştim tek başıma...
(babasız büyümek hayatın pek çok anında tek başınalığı getirir beraberinde... kpss'ye girerken, ehliyet sınavına girerken, gece geç saatte eve dönerken de yalnızsınızdır mesela genç yaşınızda... oysa yaşıtınız kızlara babaları eşlik eder hep bu ve benzeri durumlarda...)

kazulet memurlarıyla ve dört duvarın içine doluşmuş işini halletmeye çalışan gergin vatandaşlarla klasik bir devlet dairesiydi. işlemimi yapan kadın, evraklarımı beğenmedi. babamın çalıştığı yerden bir şeyler istedi. ilk defa orada döküldü bu kelime öbeği ağzımdan; 
"babam çalışmıyor benim, vefat etti de..."
ağzımdan çıkmasıyla kendimi dışarı atmam bir oldu. çünkü, başkalarının yanında ağlayamıyordum ben. varyant yokuşundan konak vapur iskelesine kadar ağladım. 

hatırladığım ikinci anım ise, 4 yıl sonrasında. okulu bitirmek üzereyken. son sınıfta bir ders vardı. herkes alanımızdan bir konu seçip 4-5 kişilik gruplar halinde tez çalışması gibi hazırlanıp tüm sınıfa sunuyordu. o günün konusu "kayıp ve yas"dı. başta her şey normaldi. konuya uygun olarak simsiyah giyinmiş olan bir grup sınıf arkadaşım konuya çok iyi hazırlanmıştı ve çok güzel aktarıyorlardı. sonra konu ilerledikçe "yakınını kaybedenlerin gösterebilecekleri tepkiler"i  anlatırlarken kalbim güp güp atmaya başladı bir anda, yüzümü alev aldı. fırlayıp amfiyi terk ettim. yakın arkadaşım koşup geldi arkamdan. durumu biliyordu, sarıldı. "duramayacağım ben" diyebildim zar zor, çıktım okuldan, yürüdüm yürüdüm yürüdüm, ara sokaklarda ağladım.

şimdi büyüdüm artık. evli barklı yetişkin kadın oldum. hatta,  bu yıl itibariyle, babamla geçen yıllarımdan fazla olmaya başladı babamsız geçen yıllarım...
alıştım, böyle yaşamayı öğrendim... 
ama boğazımdaki yumru hiç geçmedi...


(knidos/datça, 1991)

şimdi bugün babalar günü ya; çoğu evde öyle reklamlardaki gibi şen şakrak geçmiyor bugün esasen...
babası vefat eden çocukların, evladı vefat eden babaların boğazındaki yumru büyüyor böyle günlerde... nefes alamıyoruz pek çoğumuz... 
hem sadece vefat nedeniyle mi oluyor bu darlanmalar...
babası bu dünyadan göç etmiş olanların, artık yanında olmasa bile, en azından kalbinde güzel anıları kalmış oluyor kendini avutacak kadar...
diğer yandan, her gün terapi odasında dinlediğim gibi, babalara hep atfedilen "güven" duygusu temin etmek şöyle dursun, çocuğunu pek çok açıdan ve biçimde yaralayan babalar var hatırı sayılır miktarda...
velhasıl, babalar günü de, kime babalar günü, kime sızı günü...

Perşembe, Haziran 15, 2017

her çocuğun bir kahramana ihtiyacı var- ted konuşmaları

bir eğitim öğretim yılının daha sonuna geldik.
öğrenciler için tamamen bitmiş olsa da, öğretmenler için "mesleki çalışmalar" adı altında devam ediyor temmuza kadar. 
bu süre zarfı, mesleği profesyonel ve bilimsel olarak yeniden ele almak, yılın muhakemesini yapıp, "bir sonraki yıl kendimize neler katabiliriz" diye düşünmek için önemli bir fırsat.
buna katkı sağlayacak kitaplar, filmler var pek çok... bunların yanı sıra, bir de ted konuşmaları var ilham alınabilecek.

ben ara ara açıp bu konuşmayı izliyorum mesela. iyi geliyor oldukça. eğitim sektöründe çalışan ya da çocuklara değen yetişkinlere iyi gelir umuduyla paylaşmak isterim sizlerle de:)
keyifli izlemeler dilerim.


Cumartesi, Haziran 10, 2017

cumartesi şarkısı;)



"People are strange when you're a stranger 
Faces look ugly when you're alone 
Women seem wicked when you're unwanted 
Streets are uneven, when you're down 
When you're strange 
Faces come out of the rain
When you're strange 
No one remembers your name 
When you're strange
When you're strange 
When you're strange 
People are strange when you're a stranger 
Faces look ugly when you're alone 
Women seem wicked when you're unwanted 
Streets are uneven when you're down 
When you're strange 
Faces come out of the rain
When you're strange 
No one remembers your name 
When you're strange
When you're strange 
When you're strange 
When you're strange 
Faces come out of the rain 
When you're strange 
No one remembers your name 
When you're strange
When you're strange 
When you're strange"

Cuma, Haziran 09, 2017

çölde çay- bernardo bertolucci

"Ne zaman öleceğimizi bilmediğimiz için,
hayat hiç bitmeyecekmiş gibi gelir.

Ama hiçbir şey çok tekrarlamaz kendini.
Aslında çok az tekrarlar.
Çocukluğunuzun bir öğleden sonrasını,
öyle ki,
hayatınızı onsuz düşünemediğiniz,
sizi derinden etkilemiş bir öğleden sonrayı,
daha kaç kez anımsayabilirsiniz ki?
Belki dört, beş kez daha.
Belki o kadar bile değil.
Dolunayın çıkışını daha kaç kez izleyebileceksiniz?
Belki yirmi.
Ama yine de, her şey sonsuzmuş gibi gelir."



2006 ya da 2007'de izlemiş olmalıyım çölde çay'ı...
ama bu sözler çok daha öncesinde, belki 2001'de belki 2002'de yazılıydı "çok özel defterim"de. bizim zamanımızdaki çoğu gencin beğendiği şiirleri, sözleri, alıntıları not ettiği o güzel defterlerden söz ediyorum. henüz internet yokken, kalem varken...
sahi, internet olmadan onca bilgi nasıl aktarılıyordu acaba? nereden öğrenmiştim o yaşımda bu alıntıyı...

Perşembe, Haziran 08, 2017

kitap okuyunuz, okutturunuz!

tıpkı spor gibi kitap okuma da, kültürümüzde tam oturmamış bir mesele diye düşünüyorum.
en basitinden örnek verecek olursam, toplulukta kitap okuyan insana yöneltilen "dikkat çekmek istiyor" ya da "entel" algısı hala yıkılabilmiş değil bence...

son yıllarda sosyal medyanın etkisiyle kitap fuarlarına, kitaplarla ilgili etkinliklere olan yoğun ilgiyi görmek memnun edici elbette. 
lakin, sosyal medyada gördüklerimizden yola çıkarak "çok kişi okuyor" tespitine varmanın doğru olmadığını düşünüyorum. zira sosyal medyada gördüklerimiz, yine kendi seçtiğimiz kişilerden oluşan -gerçekte tanıdığımız ya da tanımadığımız- sosyal çevremize ait paylaşımlar...
buzdağının görünen kısmı gibi bir şey. 
görmediğimiz, bilmediğimiz, karşılaşmadığımız hayatlarda okumaya duyulan ihtiyaç, okumaktan alınan zevk, okuma kültürü gibi kavramaların maalesef pek olmadığını düşünüyorum...


oysa ne güzeldir, kitaplarla insanı anlamak, yaşamı öğrenmek, farklı hayatlara tanıklık etmek... kimse mahrum kalmasa keşke bu keyiften...
hem tuna kiremitçi'nin de dediği gibi "başkalarının hayatını o kadar merak ediyorsanız, roman okuyunuz."