Cuma, Aralık 31, 2010

anne kafamda bit var


ben anaokulundayken ablam 4. sınıftaydı; ikimiz de sabahçıydık ve o beni sınıfıma bırakır ve sınıfımdan alırdı. bu süreçte diğer çocuklarla muhattap olurdu, çocuklar da onu severdi. birgün yine okul çıkışında yakın arkadaşlarımdan biri "abla, öğretmen bana not yazdı, ne yazmış, okur musun" dedi. ablam da kağıdı aldı ve "yarın yerli malı için fındık ceviz getircekmişsin, öyle yazmış öğretmenin" dedi. arkadaştan ayrıldıktan sonra da bana "sakın onunla oynama, öğretmen kafasında bit olduğunu yazmış" dedi. o zaman bu hikayeden çok etkilendiğimi sanmıyorum ama şu an ablamın ne kadar olgun ve düşünceli davranmış olduğunu oldukça iyi kavrıyorum.

*****

ablam bunu yaşamayı hiç hak etmemişti; çünkü, hem hassastı hem de kafasındaki bitin kaynağı kesin bendim:)

8-9 yaşındaydım sanırım.

annem, ablam ve ben kuafördeydik.

sıra ablama geldiğinde, saçı kesim öncesi taranırken, kuaför bir anda "ay ben bu saçı kesemem, bit var!" diye bağırdı.

ablam kızardı, annem utandı, bense hala bitten niye utanıldığını ve korkulduğunu anlayacak yaşta değildim.

bunu duyan bir başka müşteri de ayaklanıp "ay bir bakabilir miyim, hiç bit görmedim de" dedi.

bunun üzerine annem:

-hanfendi sizin kızınız var mı?

kadın:

-evet.

annem:

-okula gidiyor mu?

kadın:

-evet.

annem:

- o zaman görmüşsünüzdür.

neyse ki annem mahçubiyetini atıp, gereken şekilde davranmıştı;)

memleketimden insan manzaraları


sanırım işimin en sevdiğim yanı; pekçok insanın hikayesine tanık olma, vatandaşı yakından gözlemleme şansına sahip olmamdır.

sıklıkla şaşıyorum gördüklerim, fark ettiklerim karşısında.

bunlardan biri de şöyle gelişti:

bayanlar ortaokul yıllarından hatırlayacaklardır; 6/7. sınıfta eğitmenler okullarınıza gelir, kız öğrencileri ayrı bir yere toplar ve ergenlik dönemi ile ilgili bilgi verir, sonunda da içinde hijyenik ped, kitapçık ve minik hediyelerin bulunduğu paketi dağıtır. bu deneyimi yurdun hemen hemen her bölgesindeki 6. ya da 7. sınıf öğrencisi kız öğrencinin yaşamasını sağlayansa ERDEP isimli proje.

işte bu organizasyon dün bizim okulumuzdaydı. benim öğrenciliğim zamanındakinden farklı olarak, anneler de davetliydi ve ppt sunum eşliğinde eğitim veriliyordu. ve benzer şekilde utanıyordu kızlar dinlerken.

beni şaşırtansa şuydu; 367 kız öğrencinin neredeyse tamamı regl döneminde banyo yapmaması gerektiğine inanıyordu, daha doğrusu öyle biliyordu, öyle öğrenmişti...

Perşembe, Aralık 23, 2010

...

bazen 10-15 yaş daha büyük olmayı istiyorum...
büyümek ve "insanların babasının ölmüş olmasının normal kabul edildiği yaş"a gelmek...
kaç yaşındayken, babası ölürse "yetim" olmazsa insan, işte o yaş'a...
babanın ölümü;
çok sevilen birini kaybetmekten duyulan üzüntüden ve çok sevilen birine duyulan özlemden çok daha fazla birşeydir.
hep eksik olmaktır
ve güçsüz...

Pazar, Aralık 19, 2010

beni cesaretlendiren ve destekleyen wasowsky'ye...


toplu taşıma araçlarında kimseye değmemek için gösterdiğim özenin karşılığını görmek istiyorum ben...

adam oturuyor yanıma, tedirgin oluyorum, iyi niyetli mi kötü niyetli mi ayırt edemiyorum, birşey söyleyemiyorum...

annemi arıyorum sonra. adamın kötü bir niyeti varsa da, "yazık lan, onun da bir ailesi var" diye düşünür, vazgeçer diye ümit ediyorum...

psikanalitik yaklaşıma sahip bir psikolojik danışman olsaydım, kesin daha derin anlamlar bulurdum bu davranışımın altında; çocukluğa dönme isteği, regresyon vs...

Çarşamba, Aralık 15, 2010

kaplumbişler


izmir sasalı doğal yaşam parkında yaşayan siyam ikizi kaplumbişler!

Pazar, Aralık 12, 2010

sevdiğim şaraplar

şarap hadisesinden çok anlamam. hangisi kalitelidir, hangi üzümden nasıl şarap yapılır, hangi bölgede hangi şarap üretilir vs.

bir sıcak şarap içmeye bayılırım (evde de yaparım), bir de şirince meyveli şaraplarını çok severim -bilhassa karadut ve ayva-. onun dışında kırmızı/ beyaz şarap seçimini arkadaşlarıma bırakırım.

arkadaşlarımın seçimlerinden öneriler:

*trakia chardonnay-bulgar- beyaz şarap

*kutman- antik anadolu- kırmızı sek

*şirince- beyaz tatlı bi ermeni şarabı vardı bi de, on numara lezzetti.
tavsiye ederim.

seyyar sahne- tehlikeli oyunlar


pek iyi bir tiyatro izleyicisi olduğum söylenemez. yılda 5-6 oyun görüyorumdur ortalama. çoğunda da bir yerden sonra sıkılırım, bitsin isterim.
(bir de kültürlü insan olmakla; tiyatro/ opera/ bale izlemenin ilişkisini tam kavramış değilimdir, de, o ayrı konu.)
5 yıl önce, izmir'de, nisan'da düzenlenen tiyatro şenliklerinde izleme fırsatı bulduğum 2 oyun çok etkilemişti beni. biri kara sohbet diğeri karar kimin.








yılllar sonra, dün akşam 130 dk. boyunca keyifle seyrettim tehlikeli oyunlar'ı. ışık, müzik yok; dekor sade (yalnız 2 salıncak). oyuncu erdem şenocak, elleriyle, ayaklarıyla, mimikleriyle, tonlamalarıyla çok başarılı. mutlaka görülmeli.
oyun, oğuz atay'ın aynı adlı romanından oyunlaştırılmış; 80' ve 50'lık 2 perdeden oluşuyor; tek kişilik; itü maçka kampüsünde ocakta da gösterimleri devam edecek gibi duruyor. ben bir daha izleyebilirim, sizleri de beklerim.
oyunda pekçok vurucu monolog var elbet. lakin benim en çok hoşuma gidenlerden biri:
"tehlikeli oyunlar oynamak isteriz; ama, kılımıza zarar gelsin istemeyiz."

Salı, Aralık 07, 2010

dinlenememe hali

haftasonu bir gün, bi kurs/ hobi/ gönüllü faaliyet neyinle ilgilenmek iyi hoş da, her iki günün de tam gün dolu olması fena bişi.
hergün cumaymış gibi geliyor insana, ama cuma hiç gelmiyor.

her konuda çifte standardımız mevcuttur

toplumumuzda;
zengin çift, resmi olarak evlenmeyip, beraber yaşadığında entel/ aydın/ modern vs. olarak nitelendirilirken;

yoksul çift, resmi olarak evlenmeyip, beraber yaşadığında cahil olarak nitelendiriliyor.

hızla tüketiniz.

hızla tüketmenin hüküm sürdüğü çağımızın son tezahürlerinden biri de, günlük kampanya sunan internet siteleri (bakınız: grupanya, şehir fırsatı, grupfoni vs.)
bilmeyenler için; işbu siteler markaların/ kurumların sadece 24 saate özgü büyük indirimlerinin satışını yapıyor.
hiç ihtiyacı olmasa da, 500 liradan 70 liraya düşmüş birşeyi alan kişi kendini inanılmaz mantıklı birşey yapmış gibi hissediyor.
işin bir de şu boyutu var; insan, "her şeyi satın alabileceği" hissini yaşıyor. bu tabi çok fena birşey değil esasında, ama, sanki değer kaybına yol açıyormuş gibi geliyor bana. çünkü "kullan at" felsefesini destekliyor biraz. "ucuz nasılsa, deneyim gitsin" mantığıyla her şeye bir deyip geçme, hevesini alma ile sonuçlanıyor sanki.
insanlar şimdilerde, koca bir maymun iştahlılıkla, -her biri başlangıç seviyesinde olmak üzre- ata biniyor, oyunculuk eğitimi alıyor, dalış eğitimi alıyor, kayak yapıyor vs.

into the wild

türkiye'de ne zaman gösterime girdi bilmiyorum, ancak, benim filmin farkına varışımının üzerinden çok zaman geçmedi. dün izledim filmi, beğendim.
türkçe'ye "özgürlük yolu" olarak çevrilen film, john krakauer'in biyografik romanından (1996) uyarlanmış; filmin yönetmenliğini ise sean penn (2007) yapıyor.
film christopher mccandless'in doğada, modern dünyanın "ihtiyaç" olarak önümüze sürdüğü her şeyden uzak kalarak yaşama arzusunu ve macerasını anlatıyor. (hayatı hakkında daha fazla bilgi için: http://tr.wikipedia.org/wiki/Christopher_McCandless)

filmde oldukça anlamlı diyaloglar var; benim en çok hoşuma gideni ise:


"bence kariyer denen şey bir 20. yüzyıl icadıdır ve ben bir kariyer istemiyorum. paraya ihtiyacım yok. insanı ihtiyatlı olmaya zorluyor."


filmin müziklerini eddie vedder yapıyor. harika!


Pazar, Aralık 05, 2010

feysbuktan yeni sosyal kampanya


Profil resminize çocukluğunuzda çok sevdiğiniz çizgi film karakterinin resmini koyun.

Amaç; 6 Aralığa kadar tüm profil resimlerini çizgi film karakterine dönüştürmek.

Çocuk istismarı ile mücadeleye katılın, arkadaşlarınızın da katılmasını sağlayın.

UNICEF

umut sarıkaya tipi mutsuzluk

umut sarıkaya tipi mutsuzluk yaşadım bugün üstüste.

paylaşim sizlerle:

1) metrobüste oturduğum koltuğun yakınında yaşlı bir teyzenin ayakta beklemesi, benim uykusuzluk ve yorgunluktan bayılacak durumda olmam, teyzeciğe yer verememem, ama o baskıyla içimin içimi yemesi, bir türlü huzur bulamamam, "ulan yer versem daha rahat olurdum" diye düşünmem, metrobüste oturacak yer bulabilmiş oluşuma sevinememem.

2) hiç de dikkatsiz biri olmamama rağmen, marketten aldığım %100 elma suyunun (en sevdiğim), evde kayısı nektarı (en sevmediğim) olduğunu fark etmem anında yaşadığım şaşkınlık.

24 yaşında cips bağımlısı olan insan






allahım yarebbim yaa.
kesin içine bağımlılık yapıcı madde koyuyorlar bence, hıhı, evet:)

kpds

kpds'ye girdim bugün. sorumluluk sahibi ve kurallara uyan biri olarak, pazar pazar saat 8:30'da (sınavdan 1 saat önce) istanbul üniversitesi avcılar kampüsündeydim. lakin, sınav giriş belgemin arkasında yazanları okumaya hiç yeltenmediğimden, çantamla gittim sınav yerine. gel gör ki, yoğun güvenlik önlemleri nedeniyle, girişte saat, küpe, çanta, cüzdan neyin her şeyimizi masaya bıraktırdılar.
sonra, sınav olacağım salona girip yerime oturduğumda karşılaştığım manzara, beni pek bir duygulandırdı. sevgili ösym, bir anne titizliği ve sevecenliğiyle (!) hepimize 2 adet 2,5b kalem, 1 adet silgi ve kalemtraş, 1 peçete ve 3 adet okaliptüslü olipsten oluşan sınav paketçiği hazırlamıştı!
ve saat 9:30'da üç saatlik cebelleşme başladı. -girenler bilir- homeros ve küresel ısınma konularına ağırlık verilmiş 100 soruyu 3 saatte zar zor yetişitirerek bir ösym sınavını daha geride bırakmış oldum.
sınav paketçiğim de yanıma kar kaldı:)

Perşembe, Aralık 02, 2010

çok da zor geçmedi çocukluğum ama:)

küçükkken evde/ misafirlikte sehpalar üzerinde duranları yapışık sanırdım ben. annem öyle derdi. dokunmazdım onlara.
bir de küçükken, düşünce, canımın yanmasından çok, annemler kızacak diye üzülür ağlardım.
şimdi de birşeylerimi kaybedince, kayıptan ziyade, annem "bir yerde de birşeyini unutma" diyecek diye üzülüyorum.
yazık bana.

aylak adam'dan

(...) çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. sinemadan çıkmış insan. gördüğü film ona birşeyler yapmış. salt çıkarını düşünen kişi değil. insanlarla barışık. onun büyük işler başaracağı umulur. ama beş-on dakikada ölüyor. sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi, yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar. (...)

Pazar, Kasım 28, 2010

cep telefonu yokken ne yapıyorduk?


hayatımıza girişi , çok değil, 10 yıl öncesidir. bunca önemli hale gelmesi de, belki de son 5 yılın olayıdır.

lakin, şahsen ben, şu an cep telefonsuz bir hayat tasavvur edemiyorum.

insanlara istediğimiz an ulaşamadığımız, buluşmalarda en son taaa evden çıkmadan önce konuştuğumuz bir hayat!!! vs.

her şeyi geçtim de, cep telefonu (ve tabi, msn, feysbuk neyin) yokken sevgililer ne yapıyordu, çok merak ediyorum.

şimdilerde, sevgilimizden 2-3 saat habersiz kaldığımızda telaşlanıyoruz ya hani.

ya da uyumadan önce, illa ki konuşuyoruz ya mesela...

oysa, eskiden, adab-ı muaşeret gereği, belli saatten sonra aranmazdı da kimse...


(adli moran'ın adab-ı muaşeret kitabını arıyorum şimdilerde. bilginize)

"hayvan, düşünemeyen insandır"


bir de bu açıdan bakmalı:)
hani hep insanın düşünebilen hayvan olduğu söylenir ya.
psikoloji eğitimi almış biri olarak, hayvanların -en azından tamamının- düşünemediğini gösteren/ kanıtlayan bir deney, araştırma neyin duymadım. aksine, ihtiyaçlarını karşılamak için deneme- yanılma metoduyla pekçok girişimde bulunup başarılı olduklarını ortaya koyan deneyler söz konusu. yine de konuyu bir bilene sormalı, belgesel izlemeli vs.

bir de bugün karganın cevizi çok sevdiğini ve yukarıdan asfalta atarak kırıp yediğini öğrendim.

jigsaw, makine mühendisi bence. dişli çarklı mekanizmaları pek seviyor, zira


korku filmi izlemem. lakin, cuma akşamı salonların yoğunluğundan ötürü başka filmlere giremeyip, bir anlık kararla testere serisinin -sanıyorum- 7. filmine girmiş buldum kendimi. ilk yarıya zor tahammül edip, film arasında salonu terk ettim (sanıyorum, ilk defa bir filmi yarım bırakıp sinemadan çıktım).

insanların nasıl severek izlediğini de gerçekten anlayamıyorum.

bir kesimin yorumu; ilk filmin çıkış noktasının bu kadar basit olmadığı, ancak sonra seri haline gelip olayın ticarileştiği yönünde.
belki de, ilk filme bir bakmak lazım.

büyümek

büyüdükçe biz, sözlerimiz küçülüyor.
ilkgençliğin pek bir iddialı havası üzerimizden gidiyor yavaştan; deneyimlerimiz arttıkça, hayata daha açık, daha geniş bakmayı öğreniyoruz. bir de kesin/ büyük sözler etmemeyi.
çok gençken sevgilisine "seni hep seveceğim" diyor insan, tüm kalbiyle inanarak hem de. şimdi diyemiyorum ben mesela... şu an çok seviyorum evet, ama, yarın'ı bilemeyeceğimi biliyorum çünkü.
öğrencilerimde rastlıyorum... 14 yaşında çocuk, şu an beraber olduğu kişiyi ömrü billahi seveceğine nasıl inanıyor, içimden gülüyorum bazen. en iyisinin o olduğuna, başka birini sevemeyeceğine inanıyor bir de...

film gösterimli cumartesi



çağan ırmak'ın yeni filmi girmişken vizyona, ben yeniden geçtiğimiz yıl vizyona girmiş olan "karanlıktakiler"i izledim bu haftasonu. pera müzesinde, söyleşili gösteriminde. filmi ilk izleyişimde oldukça başarılı bulmuştum. bir kez daha izlemek, bu fikrimi pekiştirdi. film gerçekten iyi; kurgu, çekimler, akış... ancak hepsinden öte meral çetinkaya, gerçekten takdire şayan, on numara oyunculuk sergiliyor film boyunca.



hemen sonrasında da, 6-7 ay önce vizyona girmiş olan, ancak izleyemediğim "kosmos"u izledim tarık zafer tunaya kültür merkezi'nde. film reha erdem'in her birini kendisinin yazıp yönettiği 6. filmi. şimdi baktım da, sinemalar.com'da "mucizeler yaratan bir hırsızın öyküsünün anlatıldığı" yazıyor, ancak, ilgisi yok. film, kars'ta geçiyor. kar, tren gibi sinematografik öğelerle görsel olarak desteklenmiş farklı bir hikaye. biraz durgun. benim hoşuma gitti.



need success!


"kimseleri de takmadım, ölsem değişmem" tarzında bir insan olmayışımı idrak edişim belki de mezun olduğum yıla tekabül eder.

ne yapacağıma karar vermemiş ve bir işe başlamamış olmak beni derinden üzerken; fark ettim ki, bunun nedeni ne bunları gerçekten istemem ne de ihtiyaç duymamdı.

temelde, insanların benden bunu beklemesiydi sıkıntımın kaynağı.

o zaman üzerimdeki toplumsal baskıyı bir kez daha fark etmiştim.


işin bireysel boyutu da var tabi. kendimize koyduğumuz kurallar ve sınırlar, kendimizden beklediklerimiz var, başarılı olduğumuzu hissetme ihtiyacımız var.

şu an öyle güdük ki "başarılı" olduğum hissi...

acilen birşeyler yapmak zorunda hissediyorum kendimi; yeni bir şeye atılmak ve başarmak!

Perşembe, Kasım 25, 2010

nergis


tatil sonrası işe başlamak beni epey endişelendirmişti.

ama, neyse ki, korktuğum gibi olmadı.

oldukça renkli ve keyifli bir hafta geçirdiğimi söyleyebilirim.

bir sınıfın veli toplantısına katıldım mesela.

orda, velilerden biri, inatla, çocuklar evde ve okulda dayak yemedikleri ve korkmadıkları için sınıf düzeninin sağlanamadığını kabul ettirmeye çalıştı. "her zaman değil tabi, arada sırada" diyerek uygulanması gereken şiddetin ölçüsünü de verdi hatta.

bir diğeri de kızını erkek öğrenciyle oturttuğu için sınıf öğretmenini azarladı.

sonra, bir öğrenci ikinci görüşmemizin sonunda "çok iyi geldi bana buraya gelmek, zaten hep hayalimdi rehberlik servisine gelmek" dedi...

pekçok veli, çocuğunun şikayetçi olduğu öğrencileri "canavar" olarak nitelendirerek, onları okuldan atmamızı talep ettiler. üzerine de, eğer sorunu çözemezsek, kendi yöntemleriyle (!) sorunu çözeceklerini dile getirerek tehdit ettiler.

sonra, öğretmenler günü vardı, yemin törenimiz oldu cemal reşit rey'de (bilmeyenler için; atanan öğretmen bir yıl aday/ stajyerdir, bir yılını doldurup yemin eder ve asil öğretmen olur). ayrıca doğumgünümdü benim o gün.

bir de, en sevdiğim çiçeği gördüm, zamanı değilken hem de.

leyla'nın evi


kasım 2006'da hediye edilmiş kitabımı dört yıl sonra okumak nasip oldu.

bir arkadaşım oyununa gittiğini ve beğendiğini anlatınca aklıma geldi yeniden.

bayramda izmir'e gidince, raftaki yerinden aldım ve okumaya başladım.

hoş bir hikaye. ancak anlatım&dili kullanım -maalesef- oldukça basit ve sıradan geldi bana.


insanlar çıldırmış olmalı

geçen gün feysbuk'ta son noktaya gelindiğine tanık oldum.
birinci yıldönümü kutlamasına ilişkin bir albüm hazırlayıp, o geceyi paylaşmayı anlayabilirim ama; sevgilinin yazdığı duygu dolu notu fotoğraflayıp paylaşmak da ne oliiy?

"mutlu iş yoktur"


dedi bugün biri.

ondan önce de ablamdan duymuştum bunu.

iş hayatında tatmin, mutluluk aramamak gerektiğini, herkesin zorunda olduğu için çalıştığını...

her ikisinin de pekçok farklı sektörde iş deneyimi olan insanlar olması, söylediklerinin doğru olma olasılığını yükseltiyor. kaygılanıyorum.

sıkıntılılarımın halihazırda içinde bulunduğum kurumdan kaynaklandığını sanarken ben, üç-beş yıl içinde yeni bir işin hayalini kurarken...

aslında tüm sıkıntıların salt "çalışıyor" olmaktan kaynaklandığını duymak...

çalışmadığım bir hayat tasavvur edemiyorum oysa ben.

Cumartesi, Kasım 20, 2010

ah, bu ben kendimi ...



kitap okurken, film izlerken ya da bu gibi yararlı olduğuna inandığım bir eylemi yaparken; "yapıyor"


olmak kadar -belki daha bile fazla-


"bunu da yapmış olacağım"ı


önemsemek niye ki ama ya?


yani ne yapıyorsan keyif aldığın için yap, öyle değil mi?


hobilerde bile "görev" bilinci nedir ki?

korkarım, herkesin hayatı benzer derecede sıkıcı...

herkes başkasının hayatına özeniyor, kimse kendisininkinden memnun değil...
kime sorsan şikayetçi, kimseye göre kendi hayatı yolunda gitmiyor ya hani...
her şey dışarıdan (uzaktan) güzeldir belki de...

alaçatı'dan şirinevler'e DÜŞMEK.

bayram tatili münasebetiyle izmir'deydim bir haftadır. ca'nım şehrimin en sevdiğim yerlerine gitmeye çalıştım. kapanışı da alaçatı'yla yaptım dün. -bilenler bilir- mimarisi ve kendine has dokusuyla çeşme'nin çok hoş bir bölgesidir alaçatı.


alaçatı'da yakınımızın bir ahbabının "mudejar" isimli butiğini ziyaret ettik bir de. ilk etapta "müjde ar" olarak okudum butiğin adını ben. pekçok kişi benzer durumu yaşıyor olmalı. aşinalıkla ilgili sanırım. bir de bir araştırma vardı hani; "harflerin yerleri ne kadar değişik olursa olsun, ilk ve son harfler doğru ise, insan beyni bunu doğru algılıyor" diye..


butik sahibi müjgan hanım'dan öğrendiğime göre; mudejar ispanyolca "ahşap oyma ve süsleme sanatı" demekmiş.
uyanmadığımdan, kendisi için feribotta bir çay içemedim ama, bir kişinin bile bu yazıyı okuması onu memnun ederdi sanırım.
okuyucuya not: izmir'den istanbul'a her dönüşümde şöyle bir afallasam da, alaçatı'dan sonra gördüğüm ilk yerin şirinevler olması, bünyemde ciddi bir şok etkisi yaratmış olabilir, kanımca.

Pazartesi, Kasım 08, 2010

küçükmemure

il yahut ilçe milli eğitim müdürlüklerindeki şube müdürlüğü "çohönemlibimevkii" de, ben mi bilmiyorum acaba?
nedir bu fors, bu hava, bu salt mevkiden kaynaklanacak saygı beklentisi...
"karşımızda şube müdürü varken nasıl davranmamız gerektiğini (!)" acilen hepimiz öğrenmeliyiz onlara göre. insana gösterilecek saygı, o kişinin mevkiisine göre değişmeliymiş gibi...

Perşembe, Kasım 04, 2010

anne...


çocuklar çok güzel, çok değerli. onlarla olmak çok keyifli. onlar yaşam enerjisi...

ama sanırım, "ya yeterince iyi bir anne olamazsam" kaygısıyla, hiçbir zaman bir çocuğu dünyaya getirmeye cesaret edemeyeceğim...
bir de, sevdiklerime zarar gelmesine dayanamadığımdan, böylesine bir sevgiyi kaldırabileceğimden emin değilim...

bu şarkı da canım anneme gelsin:

ah ne hayatlar ümidiyle
zamansız yollara düştük
ilk yenilen biz degildik elbet
gün oldu dünyaya küstük
ağlama anne benim için ağlama
ben de herkes kadar aldım acılardan
ağlama anne benim için ağlama
ben de herkes kadar yandım
sen ne olur çocukluğumu sakla
tek kalan bu elimde avucumda
ağlama anne benim için ağlama
her birimiz başka bir hikaye
anne bu ayrılıklar niye
sen yine bir ninni söyle bana
yavrum uyusunda büyüsün diye



Salı, Kasım 02, 2010

bir kitap daha...


psikoloji ile ilgilenenler kadar ilgilenmeyenlerin de yararlanabileceği sade ve bilgilendirici bir kitap.

iyi okumalar;)

Perşembe, Ekim 28, 2010

hiçbir şey değişmiyor, tam bir kısırdöngü hayat...

"bir insan vardır olmak istediğin, bir de kahrolası kök salmış huyların" benzeri bir cümle okumuştum bloglardan birinde, bir zaman...
değişmenin, kendini üzen/ işlevsiz davranış kalıplarını değiştirebilmenin ne kadar zor olduğunu deneyimliyorum ben de sıklıkla...
aldığım kararları -ne ara yaptığımı bile bilmeden- defalarca bozduğuma tanık oldukça hayal kırıklığına uğruyorum...
özünü, dayanağını "değişim'e olan inanç"tan alan bir mesleğim var oysa...
kendime yardımcı olamıyorum...

pinkket nihayet google'da ;)

google'a "pinkket" yazınca ilk sayfada çıkması mutlu etti beni!

Pazartesi, Ekim 25, 2010

dolmuş maceralarım- bilmem kaç

(allah muhafaza) ben şişman olsam;
dolmuşta, otobüste vs. yanımdakini cama yapıştırıp sıkıştırmak yerine, yarım oturmayı tercih ederdim bence.
şişmanlığımın bedelini yanımdaki zayıfa ödetmezdim sanırım.

sürgün

şimdilerde şaşıyorum ben kendime...
soruyorum kendime:
"izmir'i bırakmayı nasıl göze alabildim ben?
nasıl düşündüm izmirsiz, ailemsiz yaşayabileceğimi?"...

Pazar, Ekim 24, 2010

nihayet bir kitap daha bitmiştir

"nihayet" dediğime bakmayın. kendisi sayfa sayısı itibariyle ortalama 3-4 kitaba bedeldir. (yazar, 27 mayıs 1960 öncesi ülkenin sosyopolitik durumu arkaplanında, bir aşk/yalnızlık hikayesi anlatıyor)

6 adet siparişim de geldi yeni. 2'si doğrudan mesleki. diğerleri ise;
* mahur beste- a. h. tanpınar (varlığını yakın zamanda öğrendim, merak ettim)
* 1984- g. orwell (uzun zamandır okumak istediklerim listemde)
* gözlerim sığmıyor yüzüme- küçük iskender (henüz okumadığım, merak ettiğim şair)
* mutlu çocuk mutsuz çocuk- eyüp sabri ercan, atilla turgay (kısmen mesleki kısmen kişisel merak)
yakın zamanda edinmek üzere aklımda 2 tane daha var:
* karısını şapka sanan adam- oliver sacks
* dokunmayın portakalime- bilal civelek

ben kendim


istisnasız her sabah bir şarkıyı dinleme arzusuyla uyanıyorum. işbu şarkıların yelpazesi de öyle geniş ki...

güzel bir sese sahip olmadığıma üzülüyorum sıklıkla. fevkalade olmasa da, şarkı söyleyebilir düzeyde olması yeterdi, zira, şarkı söylemeyi pek bir seviyorum.
taa küçüklükten beri yaşadığım bir duygu bu. daha küçücükken, özlem tekin dinlerken, onun gibi bir sesim olmasını isterdim, sonra the cranberries'in solisti aldı onun yerini vs...

toplu taşıma araçlarında kitap/ gazete okurken, kendim keyif alırken/ zamanımın boş geçmiyor olmasına sevinirken, bir yandan da topluma örnek olma isteği/ hedefi taşıyorum içimde bir yerlerde...

hemen her akşam oje sürüyorum. ama pek azında asetonla temizleyerek girişiyorum işe. genelde sistemim şu; ojesiz tırnağa tek kat açık renk oje, tek kat olduğu için ertesi gün sonunda bozulur, o gün biraz daha koyu bir oje ile rötuşluyorum, o iki gün gidebilir, ondan iki gün sonra da mürdüm/ bordo gibi en koyularla üstünden geçiyorum, o da iki gün gidiyor vs...

tüm bunlar bir yana da, kendimi seviyorum ben!
bunu bilinçli olarak ilk fark edişim de sanırım şu şekilde olmuştu:
epey yıl önce çok yakınlarımdan biri ergenlik ya da depresyonun etkisiyle benlik saygısını yitirmek üzereydi, kendinden hoşlanmıyor, başkalarına özeniyor, herkesi kendinden daha iyi görüyordu. bilmemkimin yerinde olmak istediğini söylemişti birgün. biraz üzerine gittiğimde, bunu öylesine söylemiyor olduğunu, göz göre göre kendini hiçe sayabileceğini fark etmiştim.
çok şaşırmıştım. insan kendinden nasıl vazgeçerdi?
o an anlamıştım sanırım;
tüm eksiklerimle, kusurlarımla ve sahip olduklarımla değişmem kendimi kimselere...

bir de size bir havadisim var:

efsane moda yaratımı/ürünü/tasarımı "füzo" geri döndü! bkz. koton.



Perşembe, Ekim 21, 2010

yeniden müzik dinlemek yollarda


mp3 player'ım var yeniden.

kulaklıkla müzik dinlemenin ayrıcalığına ve keyfine vardım ben yine.. melodiyi tüm ayrıntılarıyla duyarak.

bir de ruhuma iyi gelen müzikler koydum içine.

herkese iyi gelir gibi geliyor o şarkılar.

hatta sağaltım/ rehabilitasyon için araç olabilir bence. (benden başkası da düşünmüştür bence bunu, hatta uygulamıştır bile bence)

şiddet eğilimlilere/ suç işlemişlere müzikli terapi mesela... edith piaf dinleseler mutluluk hissetmez mi onlar da, yaşam sevinci ya da...

beni mutlu etmek isteyen, beni öğrenci sansın!



nasıl hoşuma gidiyor insanların beni öğrenci varsayması...

hele bir de olmadığımı öğrendiklerinde şaşırırlarsa keyfime diyecek olmaz; ballandıra ballandıra anlatırım. "2 yılı geçiyor mezun olalı, çalışıyorum" vs.

en çok da "öğretmenim" diyince şaşırıyorlar. sanki hadi çalışıyor olmam neyse de öğretmenlikle özdeşleştiremiyorlar sanırım...

(öğretmen de değilim zaten, okulda çalıştığım'çün muhabbet uzamasın istediğim durumlarda/ karşımdakinin anlamayacağını düşünüyorsam öyle geçiştiriveriyorum)

Pazar, Ekim 10, 2010

önce ben istanbul'dan soğudum/ istanbul soğudu sonra...


istanbul benim için keşfedilmesi, gezilip tanınması gereken şehirdi. "3-5 yıl yaşanmalı" derdim. geçen yıl oldukça da keyifli bir yıl geçirdim.

lakin bu yıla pek parlak başlayamadım maalesef...

arkadaşımın arkadaşı bıçaklandı önce istiklal'in orta yerinde; can verdi genç yaşında, hiç uğruna...

bir başka tanıdığım gasp edildi sonra...

deprem oldu üstüne...

hevesim kaçtı... geçen yılki neşemden, keşfetme arzumdan eser kalmadı.

"bir yıl yetermiş" diyorum şimdilerde, tez zamanda kaçıp gitme planları yapıyorum...

Cuma, Ekim 08, 2010

"yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek"

dediği gibi çok sevdiğim muhterem şairin;
ben de ölmesem de bayılıp kalacağım birgün telaşımdan...
aklıma sığmayan küçüklü büyüklü "yapılacaklar" listemden...
hep "tamam"lamaya çalışmaktan...
bir türlü "tamam"layamamaktan...
bitmemiş işler'ime saplanıp kalmaktan...

dünyayı güzellik kurtaracak



Ada

Bir kıyıdan baktım dünyaya
Ellerimde tuz avucumda sedef
Bir mavilik bir açıklık
Özgürlük hasreti yüreğime vuruyor
Nerede nerede insanlar

Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey

0 üzüntü birden gelir
Yağmurlu havalarda
Yeniden kurarım dünyayı ben kederlerle
Kimseler aşık değil mi bu şehirde

Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey

Hava, martılar ışıklı şehir
Sarhoş ediyor beni yosun kokusu
Hilesiz kucaklamak istiyorum
Dünyayı, şehri ve seni

Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey

Perşembe, Ekim 07, 2010

bağlanmasak hiçbişiciklere...

en kötüsü de sıkıntılı, sorunlu, yavaş internet.
bir dönem hiç yoktu, kafamız rahattı.
kendimizi hayatın nice başka aktiviteleriyle/ yönleriyle oyalayıp yaşayıp gidiyorduk.
şimdiyse var ama, safi sinir stres.
aç sayfayı, bekle dur, ümit et, hayal kırıklığı yaşa, beklediğini alamayınca kız, "zamanım boşa geçti" diye üzül...
ilişkiler gibi biraz.
beklenti olmayınca, acı da yok aslında...

bi de müzik/ video koyabilmeyi öğrensem şu bloguma (tesadüfler-3)


"şebnem paker- dinle"yi dinlemek geldi dün içimden. yazdım youtube'a, dinledim.

sonra, bundan 13 yıl önce, o şarkıya eurrovision gecesinden sonra, bir kez daha ulaşmanın ne kadar zor olduğu geldi hatırıma.

epey çabalamıştık ablamla, şarkıyı bir kez daha dinlemek istiyorduk, sözlerini öğrenmek, şarkı ve solisti hakkında bilgi edinmek...

gel gör ki, istediğin an istediğin bilgiyi/ veriyi önüne getiren bir kaynak vardıysa da halktan uzaktı henüz.
-yazıyı klişeleştirmek isteseydim, tam da bu noktada "analog ve dijital fotoğraflar" üzerine düşünce paylaşımıyla devam ederdim. iyi giderdi belki.
fakat, niyetim o değil.-

niyetim yine, tesadüflerin insanı olduğumu göstermek.
bugün, bir öğrencim için istanbul'daki güzel sanatlar liselerini araştırırken, kadıköy avni akyol anadolu güzel sanatlar lisesi müzik bölümü öğretmenlerinden birinin şebnem paker olduğunu öğrendim.


Çarşamba, Ekim 06, 2010

jadore koklayıp mutlu olmak

gün içinde arada yapıyorum bunu, başlarda bilinçsizceydi, birden fark ettim.
çok fazla sıkmaya kıyamıyorum, koklayarak mutlu oluyorum.
bir de bu kıyamama hadisesi çorap konusunda da var, sabahları kendimi çorap çekmecemi açmış 5 dakikadır çorap seçmeye çalışırken yakalıyorum.
en çok sevdiklerimi işe değil de, mesela, arkadaşımın evine giderken giymek istiyorum. işe giyersem boşa harcanmışlar gibi gelecek sanki, hak ettikleri değeri alamamışlar gibi.
amma küçük hesapların insanıymışım ben ya.

atilla ilhan

MAHUR BESTE

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız

O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız

Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız

Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız

O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı

Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı

Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı

Gittiler akşam olmadan ortalık karardı

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra

Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara

Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara

Geceler uzar hazırlık sonbahara

gezmek tozmak görmek eğlenmek istiyorum!


tüm şehirleri görmek istiyorum ben, hepsini merak ediyorum.

gördüklerim 10 adet henüz.

daha çok yolum var.

neyse ki, gencim ben daha!

Pazar, Eylül 26, 2010

istanbul'da 2. yıl

burda bazı şeyleri benimseyemedim bir türlü.
"artık izmir'de yaşamadığımı" kabul edemedim belki ben hala...
giysilerimi izmir'deki terziye götürüyorum mesela, saçımı izmir'de kestiriyorum...
sonra mesela, dün feribotta "izmir'e gitsem de bi vapura binsem" dedim.
istanbul'da vapur yokmuş gibi...
bu şehirde hiç vapura binmiyorum ben. "vapur" demek, "izmir" demek benim için hala.
denize hasretim hatta istanbul’da...
bir büyükçekmece var çok sevdiğim, orası da istanbul gibi değil zaten... huzurlu ve sakin, izmir gibi.

my best friend's wedding!



İlk defa yakın bir arkadaşım evlendi cumartesi akşamı. Düğüne gittim bursa’ya.

Güzeldi, duyguluydu benim için. Lakin, düğün hadisesinin saçmalığını anladım bir kez daha. Gel gör ki, anne babaların gözleri ışıl ışıldı. Sanırım değerdi...

Yolculuk ise, yine maceralıydı az da olsa.

Üniversiteyi ailemden uzakta okumamış olsam da üniversite ile beraber, ortalama her ay bir defa şehirlerarası yolculuk yapmaya başladım.

Tüm bu yolculuklarımda cam kenarında ya da koridorda oturmak çok da mühim olmadı benim için aslında. Ama alışkanlıktan ötürü öyle alıyorum bileti. Bilmeden yerime oturmuş numarası yapanlarla karşılaşıyorum sonra. Bu seferki bombaydı ama, akli dengesi yerinde olmayan bir teyzecikti, pekçok koltuk gezdi 3 saatte.

Yolculuk konusunda bir diğer alışkanlığım da; nilüfer turizm. Çok memnun olduğumdan değil, yine alıştığımdan seyahatlerimi ordan tercih ediyorum. Bilenler bilir; nilüfer turizmle seyahat etmek demek sibel can çantada keklik klibini izlemek ve izlemesek de hot rod tam gaz diye bir filmin varlığından haberdar olmak demektir. İkram kısmına hiç girmiyorum; zira, yine, bilenler bilir!

Cuma, Eylül 24, 2010

yaşar kurt- kara

(dinleyin, dinletin!)


Gitmek gelir içimden
Gitmek uzaklara
Çekip alır bir deli rüzgar
Tutar kara


Kumda kayar ayaklarım
Yüreğim soluk soluğa
Martılar can atar
Ben ekmek atarım onlara


Gemiler bensiz gider
Hayali uzak limanlar
Avucumda tütün sarısı
Birde yaşanmamış zamanlar


Kumda kayar ayaklarım
Yüreğim soluk soluğa
Martılar can atar
Ben ekmek atarım onlara


hemen bitsin

müdürlerin, şube müdürlerinin, milli eğitimin önemli(!) şahsiyetlerinin okul psikolojik danışman ve rehber öğretmenlerine ara ara "rehberlik okulun bel kemiğidir" demesi.
kaçı inanıyor acaba söylediğine?

Çarşamba, Eylül 22, 2010

otobüs maceralarım- part 1

yenibosna-taksim otobüslerinden birinde
"ön taraftaki koltukları harp malüllerine terk ediniz"
yazıyor.


* bu arada, çerezza popcorn denemeyen bin pişman! ben bu kadar geç keşefttiğime üzüldüm şahsen.

here is the plan


hep plan yapar halim var ya, çok komik.

an'ı yaşayamayan biri değilim aslında ama hep "şu an"dan sonraki anlar da aklımda.

mesela, kitap okurken bile bu nedenle odaklanamadığım oluyor. kalkıp liste yapıyorum sonra, rahatlıyorum. ohh unutulmayacaklar diye.

en çok da sabah işe giderken ve akşam iş çıkışı dolmuşta ve uyumadan önce oluyor.

sabah işe giderken "gün boyu yapacaklarımı" zihnimde adım adım yaşıyorum.

akşam eve dönerken "eve gidince yapacaklarımı" zihnimde adım adım yaşıyorum. (anlaşılır olması açısından örnek: üstümü değiştiririm/ sonra renklileri makineye atayım/ yemek ne vardı ki/ makinedekiler temiz miydi/ uff yerleşmesi gerek galiba yıkananların/ gündüz aklıma gelen kitabım burda mı izmirde mi, ona da bi bakayım hemen gidince, unutmayayım/ şu flasha attıklarımı da bilgisayara aktarayım/ çantamda katalog var, kızlara göstermeye unutmayayım vs.)

uyumadan önce de uyanınca yapacaklarımı zihnimde adım adım yaşıyorum. (yine, örnek verecek olursam: siyah pantolonumu giyerim/ ama üstüne o gömlek ütülü mü ki/ kahvaltıya da domates kalmadı/ tüh ya havadurumuna bakmadım/ annemle de öğlen konuştum en son, yatmadan arasaydım keşke vs.)

srebrenica...



balkan gezim çok güzeldi, gezilen yerler, gezi grubum... her şey yolundaydı.


ancak, gezinin bosna-hersek kısmı oldukça buruktu... çok değil, 15 yıl önce, yakın coğrafyamızda yaşananların izleri insanın canını fena halde acıtan cinstendi...


en çok etkilendiğimse; (üzülerek belirtiyorum ki) gidip görmeden önce hiç bilmiyor olduğum "srebrenica katliamı"ydı.


Srebrenica Katliamı:


II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa'da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olması ve Avrupa'daki hukuksal olarak ilk kez belgelenmiş soykırım olması açısından da önem taşır. Yugoslavya'nın çöküşü üzerine 1992 yılında Sırpların Bosna'da başlattıkları soykırımın ardından bölgeye zoraki olarak müdahele eden Birleşmiş Milletler'in güvenli bölge ilan edilen 6 bölge arasında Srebrenica'da bulunmaktaydı. Savaştan önce nüfüsu 24 bin civarı olan kentin nüfusu diğer bölgelerden gelen mülteci göçleriyle 60 bin civarına gelmişti. Artık Srebrenica 'açlık' ve 'hastalıklar' ile mücadele eden bir 'toplama kampı'na dönüşmüştü. Müslümanların elindeki silahlar BM Barış Gücü tarafından koruma gerekçesiyle toplanmıştı. Ratko Mladiç komutasındaki Sırplar Srebrenica'ya olan saldırılarını sıklaştırdıklarında Müslümanlar'ın toplanan silahlarını geri almak için yaptıkları basvuru sorumlu Hollanda komutanı Thom Karremans tarafından reddedildi. Hollandalı askerler bir gece yarısı Bosna'daki BM Barış Gücü komutanı Fransız generalden aldıkları emir doğrultusunda kenti boşalttılar. Savaş sırasında şehrin güvenliğinden sorumlu olan Hollandalı Komutan Thom Karremans kendisine sığınan 25 bin mülteciyi ve şehri Sırplara teslim etti.


11 Temmuz 1995 günü Ratko Mladiç silahlarından arındırılmış kente hiç zorlanmadan girdi. Sonra da Sırp askerler Müslüman Boşnakları yolarda, dağlarda hunharca katlettiler.


Sırp katiller cesetlerin kimlikleri tespit edilmesin diye cesetleri parçalayarak sayıları 64'ü bulan toplu mezarlara gömdüler. Daha sonra orataya çıkan bir video kasedinde Sırp generalin kenti boşaltan Hollandalı komutana bir hediye verirken görüntüleri çekilecekti. Bir hafta süren katliam II. Dünya Savaşı'ından sonra insanlığa yapılan en büyük suç olarak arşivlerde yer aldı. Lahey Adalet Divanı bir hafta süren katliamın bir 'soykırım' olarak kabul etti; ancak Sırbistan'ın sorumlu tutulmayacağına karar verdi.



(http://tr.wikipedia.org/wiki/Srebrenitza_katliamı)

Pazartesi, Eylül 20, 2010

kumpir, waffle, midye, dondurma vs. yeme önerilerimi hiiiç reddetmemiş olanlara gelsin


nerede her an (her saat ve her yerde) her şeyi yiyebilme potansiyeli olan bir insan var, orada çok güzel bir insan var.

onu sevelim.

türkiye' de kadın olmak


hani mekanlar damsız almıyor da, içimiz ferah ferah giriyoruz, oturuyoruz, eğleniyoruz, gülüyoruz, giyiniyoruz ya, benzer şekilde, erkeklere damsız sokağa çıkmak da yasaklansın.
çok rahat ederiz bence. vallaha.