Pazartesi, Mayıs 31, 2010

"ben bütün izmir'i ve izmirlileri severim." m.k.atatürk




izmir'deydim haftasonu.

o nedenle hafiften depresifim esasında bugün...

iyiden iyiye idrak ettim ki; izmir'de doğup büyümek büyük şanstı ve bence ömür boyu orda yaşamak hakkımdı...

aslında insan alışıyor yaşarken tabi. seviyorum da zaten istanbul'u; ama, ne zaman izmir'e gitsem sarsılıp geliyorum.
izmir, insanıyla, doğasıyla, imkanlarıyla vs. "ideal" bir şehir olmasının yanısıra; doğup büyüdüğüm, köklerimin dayandığı şehir olması itibariyle de ziyadesiyle değerli benim için. yani; izmir'i bu denli sevmem, salt izmir güzel bir şehir olduğundan değil sanırım.

bu konuda da yazmışlığım vardır:
insan şehrini sever...
belki yalnız ben değilim şehrine tutkun olan...
belki pekçok aşığı var tüm şehirlerin...
izmirinki kadar hatta.

cumartesi sabah karşıyakaya vardığımda içimde hissettiğim o huzur, güven duygusu, aidiyet...

sakin bir kere. burası gibi telaşlı değil.

sonra kadınlar rahat. herkes ip askılı badi/ şort/ elbise/ terlik. kimse beğensin diye değil, havanın gerektirdiği gibi...

akşam bostanlı... her yaştan insanlar hava almaya sahile, kafelere gelmiş, şenşakrak. sonra saat 12'de kızkıza dönerken korkmamak... ara sokaklarda çiğdem çitleyerek eve dönen ailelerle karşılaşmak...

ertesi gün sahilevleri... balık, bira, upuzun sahilboyu...

rahat, huzurlu, olumlu, sıcak bir şehir izmir. ayrılması zor.

lise son sınıftayken üniversiteyi izmir dışında okuma ihtimalimi düşünüp üzülüp, şiir/ yazı yazmışlığım çoktur. bir örnek:

sokaklarında 'gevrek, boyoz' nidaları duyulmayan bir şehirdeyim şimdi ben
ne yapsam da mutlu olamıyorum.

bir izmir tutkunu olan ablamı da anmadan edemeyeceğim bu yazımda. yıllar önce yazdığı minik bir şiir:

bu sabah bu şehri ne çok sevdiğimi anladım.
bu şehirsiz yaşayamayacağımı da.
ve çok korktum bu şehirsiz kalırım diye...

don't worry/ be happy


gerginlik yaratan yeterince durum varken hayatta;

denize çöp atılmasına, sıranın bozulmasına, kağıtların israf edilmesine, toplum içinde telefonla konuşanların seslerini kontrol etmemelerine, kaba insanlara, bağlaç olan "de"nin kendinden önce gelen kelimeye bitişik yazılmasına ya da "te/ta" şeklinde ayrı yazılmasına vs. bu kadar gerilmesem bari...
yazık bana.

Perşembe, Mayıs 27, 2010

iade edemem anne iade edemem!

evet, önceden böyle biriydim.
öyle bir davranış kalıbım yoktu.
birşeyi almadan çok düşünür, defalarca gider gider bakar, yakınlarıma da gösterir, öyle karar verirdim. sonrasında da pişman olmazdım genelde, aldığımdan memnun mesut yaşardım.
ama 3-5 aydır yeni bir davranış edindim.
bir gece galeyana gelip bir manto aldıktan sonraki gün, karşıma çıkan ve kaçıramayacağım(!) iki mantoyu aldıktan sonra, ilk aldığımdan ziyadesiyle pişman olmamla başladı yeni davranışım.
gerçekten çok pişman ve mutsuzdum, o mantonun bende olması çok rahatsız ediyordu ve geri vermeyi denemek geldi aklıma. hemen o akşam, yanıma bana şans getirdiğine inandığım insanı da aldım. ilk iade girişimimde bulunmak üzere yola çıktım. iade işlemim hızlıca, sorunsuz halloldu.
o akşam hayatımda yeni bir sayfa açıldı adeta. aldığımdan pişmanlık duyarsam gidip geri verebileceğimi öğrenmiş oldum böylece.
daha sonra, yine galeyana gelip aldığım bir elbiseyi iade ettim sebep göstermeden.
en son da geçen hafta, yeni aldığım fakat ne yazık ki sorun çıkarıp canımı sıkan telefonumu iade ettim.
yavaş yavaş bir alışkanlığa dönüşüyor sanırım iade etme davranışı bende.
insana garip bir "çok da düşünmeden alabilme" dürtüsü veriyor iade edebileceğini bilmek.
bu nedenle, "pek de yararlı olmadı sanki bu yeni huyum" diye düşünmeye başladım doğrusu.

üniforma


karşı olduğum dönemler oldu benim de. anlam veremediğim zamanlar...
gerekliliğini anladım sonra.

gelir dağılımının böylesine adaletsiz olduğu topraklarda, en azından okul saatlerinde tüm çocukları eşitlemekti bir anlamda.
insanların zenginliği de fakirliği de aslında yüzlerinden okunsa da...

iş hayatında giyime getirilen sınırlılıklar da başta hoşuma gitmese de, sonradan anladım ki ciddi bir zaman tasarrufuymuş meğersem. giyim çok seçenekli bir mevzuu olduğundan, seçeneklerin 4 kumaş pantolon, 3 resmi etek, 10 gömleğe inmesi insanı gerçekten rahatlatıyor.

benzer şekilde öğrenciler için de zaman tasarrufu tabi. o yaşlarda ziyadesiyle yaşanan "off ne giycem ben!" sendromu önlenmiş oluyor üniforma sayesinde.

bir de yine iş hayatındakiler için insanları ciddi, standart ve özenli giyinmeye teşvik etmek önemli aslında. çalışan ve vatandaş/ müşteri ayrımı olması gerekli birşey bence. bir de çalışanların saçmasapan, bilinçsiz giyinmesi de önlenmiş oluyor. zira, insanların ne giyeceği belli olmayabilir.

"iyi de ne demek, kendi seçemez mi, kim belirliyor, ne hakla" diyenlere katılmıyorum.
bu konuda "laissez faire" diyemiyorum.

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

dolmuş maceralarım- chapter 2

dolmuş ya da otobüste adamların bacaklarını açıp, yanındaki bayanın koltuğunu işgal ederek, onu rahatsız etme hakkı nerden geliyor?
kadınlar yapışıp kalıyor cama.
rahatsız edici olmak hoşuna gidiyor adamın.

Pazartesi, Mayıs 24, 2010

elif şafak- okumadığım kitabı yokmuş meğersem


"ne öğreneceksek bize benzemeyenden öğreneceğiz" demişti elif şafak bir söyleşisinde.

haklıydı.

(insanların çok öğretici olduğunu düşünüyorum ben de. yaşamımızda insan ilişkilerinin çok önemli olduğunu, kişiyi geliştirdiğini, herkesten öğreneceğimiz birşeyler olduğunu.
özellikle de bizden farklı olanlardan. insan aynı doğrultuda gidip aynı şeyler etrafında dönüp duruyor bazen. yeni bir sese, keşfe, farkındalığa, bakışa ihtiyaç duyuyor çoğu zaman.)

sanırım 2005'ti. izmir kitap fuarına gelmişti. o dönem en beğendiğim, takip ettiğim yazarlardandı. onu görmek, dinlemek benim için büyük keyif olacaktı.

yazarla tanışmam, 2002 gibi mahrem'le olmuştu. kitaba hayran olmuştum.

ardından bitpalas, pinhan, şehrin aynaları'nı okudum benzer bir keyifle. sonra araf çıktı, ona da hayran oldum. baba ve piç'te alıştığım keyfi alamadım. medcezir yazıları'nı da okudum.

ve son olarak "aşk".

popüler olması canımı sıktı başta, koca yaz kumsallarda -hak etmediğini düşündüklerim tarafından da- okunması üzdü beni. bestseller olması hoşuma gitmedi (çok değer verdiklerimizin daha özel kalmasını isteriz bence. son zamanlarda, eski kitaplarının yeniden basılıp popüler olma yolunda ilerlemesi de rahatsız ediyor mesela).

çok merak ettim sonra ve şubatta okudum nihayet. gerçekten çok hoştu. ilk 50-60 sayfası yüzeysel/ basit gelmişti ama ilerledikçe o eski kitaplarındaki tadı aldım.

gerek kurgu gerek dili kullanış yönünden ziyadesiyle iyi yazıyor elif şafak.


not: yazarın siyasi yönüne girmek istemiyorum. edebiyatçı kimliğiyle ilgilenmeyi tercih ediyorum.

Cumartesi, Mayıs 22, 2010

"pilavım iyi olmadı" diye dertlenmeye son!

,
ben iyi pilav yapamıyorum. 1/5 oranındadır başarım.
pirinç pilavından bahsediyorum. yoksa, bulgur pilavında iyiyimdir.
bugün yine pilavım iyi olmayınca bir çözüm geldi aklıma:
bir küçük kutu haşlanmış nohut konservesi ile optimum miktarda karabiber bu pilavı kurtarabilirdi!
denedim ve beklediğimden de iyi sonuç verdi!
çok sevdiğim nohutlu pilavı yapmanın çok basit yolunu da keşfetmiş oldum böylece.
mutlu oldum!

bir de şey var:
erikler yakında sararacak!
o nedenle hergün yarım kilo yemeye çalışıyorum.
eriğin tam güzel olduğu zaman çok kısa maalesef ve o dönemde yediğim erikleri maksimize etmem gerektiğini düşünüyorum.



Cuma, Mayıs 21, 2010

tesadüfler


ne zamandır, haftasonları gidip masa tenisi oynayabileceğimiz bir yer arayışındaydım.

pazar günü, nihayet, bir yer denedik ve fena değildi (avcılar-igs durağı).

eğlendik, yorgun düştük. fırsat buldukça gitmek isterim ben. oldukça keyifli bir spor bence.

aslında o değil de; dün izlediğim lost bölümlerinden birinde de masa tenisi oynadılar (3. sezon: 10 ya da 11. bölüm).

ben çok şaşırıyorum böyle olunca.

hani ne zamandır aklına gelmeyen birşey aklına gelir, sonra o gün gazetede bir köşeyazarı da ondan bahseder...

bir şarkı gelir aklına akşam, eskilerden, hiç de popüler olmayan (örneğin, gülü susuz seni aşksız bırakmam). sonra sabah, yıllar sonra ilk kez radyo dinlerken, karşına çıkan ilk şarkı o oluverir...

aklına gelen bir filmle/ kitapla ilgili birşey yazmıştır biri iletisine...

belki de hiç anlamı yok tüm bunların. ama, bana ilginç geliyor ve hoşuma gidiyor.

çok da sık oluyor bana.

belki de herkese sık oluyordur ama; ben dikkat ettiğim için fark ediyorumdur sıklığını.

"zenginbiadam"la mı evlensem?


sabah dolmuşta, bir anda, zengin bir adamla evlenmek isteyen genç kızları mantıklı buldum; hatta onları anlamış bile olabilirim.

"aslında belki de sosyal adaletsizliğin çözümü bu olabilir" diye geçti aklımdan.

zenginler fakirlerle, fakirler zenginlerle evlenecek ve insanlık yavaş yavaş eşitlenmiş olacak!

bir anlamda, sınıflar arası geçişin sağlanması ve toplumda yalnızca "ortalama bir sınıf"ın oluşmasının yolu muydu ne!

gerçekçi değil, biliyorum.

ama; gerçek olsa, devletlerin böyle bir politikası olsa mesela, çözüme götürürdü belki.

neden herkes kendi ekonomik seviyesine uygun olanla evlensin ki? öyle olunca, uçurum giderek büyümeyecek mi?

şu an oldukça mantıklı geliyor bu düşünce. ama, belki sonradan gelmemeye başlar. bilmiyorum. tam bir süzgeçten geçirmeden, aklımda oluştuğu ilk şekliyle yazıyorum.

kaldı ki, uzun süre kafa yorup ulaştıklarımı da sonradan çürüttüğüm çoktur.

insan değişiyor vesselam!

Perşembe, Mayıs 20, 2010

bilinç akışı

en çok da otobüs/ dolmuştayken bilinç akışı yaşıyorum.
sabah işe giderken mesela, o 35- 40 dakikada aklımdan o kadar çok şey geçiyor ki.
hem gün içinde yapılacakların kabataslak planı hem de çağrışımlarla gelen araştırmak istediğim konular.
sanırım yolda düşüncelerin bu kadar yoğunlaşma nedeni, hem bir uğraşımın olmaması hem de internet imkanımın olmaması.
sonuçta evde ya da işte aklıma geleni hemen araştırma - öğrenme şansım oluyor ama yolda maalesef yok.
işe gidince de internette problem varsa o kadar huzursuz oluyorum ki...
işteyken de akşama kadar birikiyor araştırıp öğrenmek istediklerim.
aslında yıllarca yollarda müzik dinlerdim (müzik de bilinç akışını engellemiyor tabi, sadece yolu keyifli hale getiriyor). fakat, sonra mp3 çalarım bozulmuştu, ne zamandır da yenisini alamamıştım. en sonunda telefonum da bozulunca mp3 çalarlı telefon aldım pazar günü. ancak, teknolojiye ilgim olmadığından içine hiç müzik yüklemedim o gün.
ertesi sabah işe giderken, yanımdaki kız telefonundan müzik dinliyordu, "ah keşke yükleseydim" diye düşünürken, kızın kulaklığından dışarıya duyulan "radyo fenomen!" sesi yeni bir dünyanın kapılarını açtı bana. hemen telefonumun radyosunu açtım ben de ve yıllar sonra yeniden radyo dinlemeye başladım.
artık yollar daha keyifli!

a. adler kadar olmasa da doğum sırasının insan kişiliği üzerindeki etkisi üzerine kafa yormuşluğum vardır



önemli olduğunu düşünüyorum doğum sırasının. büyük/ ortanca/ küçük/ tek çocuk olarak dünyaya gelmenin, davranışlarımızın, alışkanlıklarımızın, tepkilerimizin, düşüncelerimizin bir kısmının belirleyicisi olduğuna inanıyorum.

hatta son sınıfta "nitel araştırma yöntemleri" dersinde, final için araştırıp sonuçlandırmak istediğim konulardan biriydi. neden sonra, başka bir konu seçmiştim.

bu konuda bir şiir bile yazmışlığım varmış (şiir denilemez sanırım, belki manzum):

evin küçük çocukları,
ne yapsalar da
anne-babaları için
"en önemli" olamayacaklarını ne zaman fark ederler?

büyük çocuklar,
ilgiden bunalırken
bu yüzden belki de hep aileye bağımlı kalırken;
küçük çocuklar,
memnun olsalar da serbestliklerinden
hep taşırlar mı burukluğunu
birinci olamamanın?

tabi ki bir "alıntı defterim" de var

okumayı sevdiğim kadar, belki de daha çok, altını çizmeyi, işaretlemeyi, defterime not almayı da seviyorum.
yıllardır gazete, dergi, kitap, paragraf sorularından beğendiğim kısımları yazdığım bir defterim var.
Tuba Akyol'un (milliyetin cumaretsi ekinde yazardı eskiden) bir yazısından aldığım kesitler var paylaşmak istediğim. sanırım 5-6 yıl öncesinin yazısı:
sanatçılık da his tüccarlığı.
yazıla çizile aşk tükendi, öfke tükendi, umut tükendi,
geriye bıktırıcı bir tekrar kaldı.
göre, izleye, dinleye hayat sanatı, sanat hayatı ezber ediyor.
sanat da hayat da giderek daha sıkıcı oluyor.
...
bir daha hiçbir sabah işe gitmeyecek olsak gün boyu ne halt ederiz?
daha önce hiç ev görmemiş olsak nasıl bir evde yaşamak isteriz?
aşkı okumasak, izlemesek, dinlemesek nasıl severiz?
hiçbir şeye mecbur olmasak neyi seçeriz?

Çarşamba, Mayıs 19, 2010

bugün ne yapsak ki?

hemen hemen her haftasonu öncesi, o iki tatil gününü nasıl geçireceğim sorunsalını yaşıyorum.
genelde birkaç plan oluyor, kararsız kalıyorum. planlar dışında, bir de tabi haftaiçi çok zaman ayrılamayan ev temizliği, ev alışverişi, dinlenmek, kişisel bakım, hazırlanması gereken sunum, gösterime yeni giren film gibi tamamlanması gerekenler var.
ben düşünüp dururken, her haftasonu böylece hıphızlı, çoğu zaman da tamamen plandışı bir etkinlikle (aklımdakilerin hiçbirini yapamadan) yaşanıyor.
fena da geçmiyor, neyse ki.
o da yetmezmiş gibi, arada önümüze gelen bonusvari tatiller var (örnek: ulusal bayram sonrası gün, ya da il geneli deneme sınavı nedeniyle 12:30'da çıkmak).
hele onlar "ekstra" oldukları için, aman allahım, nasıl değerliler! gidip bakırköy'ü mü keşfetsem, her sokağına girip şöyle; büyükçekmece'ye gidip huzur mu bulsam, sergi mi gezsem istanbul modern'de, ne zamandır izleyemediğim filmlerden mi izlesem evde, kitap/dergi mi okusam koca gün...
ne yapsam da hakkını vermiş hissetsem bu değerli tatil gününün?

temiz olduğunu sıklıkla dile getiren insanlara itimadım pek yoktur


"insan en çok reddettiği şeye yakındır" ya da " eksiğini tamamlıyor, kendi de farkında" gibi genelleme ya da klişeler telaffuz etmeyeceğim bu yazıda.

genellemelerin yanıltıcı olabileceğini biliyorum, sadece gözlemlerimden bahsedeceğim biraz.

sanırım, bu konuda güvenimi ilk sarsan, lisede çok da tatlı bir kız arkadaşımın periyodik olarak "çok temiz" olduğunu iddia edip, kanıt olarak da hergün iç çamaşırını değiştirmesini örnek vermesi olmuştur.

daha sonra, farklı farklı zaman ve yerlerde "çok temiz" olduğunu iddia eden farklı insanlar tanıdım. kimi günlerce banyo yapmıyordu, kimi tuvaleti pis bırakıyordu...

gel zaman git zaman, artık nerede biri "çok temiz" olduğunu iddia etse şüpheyle yaklaşırım.

ayrıca, iddialaşmak neden?

iddiacı insanlara da şüpheyle bakarım zaten, çok anlamlı gelmez bana birine birşeyi kabul ettirmek için diretmek. hele ki bir insanın diğer insanlara temiz olduğunu kanıtlamaya çalışması ziyadesiyle gereksiz bir uğraştır bana göre.

bir de bunların "asla ter kokmadığını" ya da "ayaklarının asla kokmadığını" iddia eden cinsleri vardır ki; yüzleştirilesidirler.

atatürk'ü anma, gençlik ve spor bayramı


haftasonu izmir'den arkadaşım aradı, çok yakınlarımdan... (ahbap mı deniyor ona?)

çarşamba sabahtan cunda'ya gidiyorlarmış, günibirlik, benim de burdan gelip, orada buluşup, birlikte zaman geçirmemizi önerdi.

iyi fikirdi, nasılsa perşembe tatildi (nedense), çarşamba da törene gitmeme imkanım olursa, neden olmasındı?

hatta, oldu olacak, cuma da rapor neyin ayarlanıp, haftasonu tatili ile birleştirilip izmir'e gidilebilirdi! (bu noktada, "gidilebilirdi" yerine "kaçılabilirdi" diyecek türden pekçok insan var bence. bense hiç mi hiç hoşlanmıyorum "kaçmak" tabirini kullanmaktan. "kaçmak" denilince daha bi çılgın/ kafasını eseni yapan süsü verilmiş gibi geliyor sanırım)

velhasıl, bu düşünce kafama yatınca, dün dedim "iş çıkışı doktora gideyim". zaten soğukalgınlığım var, bir de ne zamandır ertelediğim kontrollerim.

gittim, muayanemi oldum, üsye tanısı koyup 3 gün istirahat verdi doktor.

tıbbi sekreterlik bölümünde raporumu yazdırırken sormak aklıma geldi, bu rapor çarşamba- perşembe- cumayı kapsıyordu öyle değil mi. cevapsa, raporun giriş yapılan tarihten başladığı, ve bu nedenle salı- çarşamba- perşembeyi kapsadığıydı.

iyi de ben zaten salı iş çıkışı geldim, raporun o günden başlaması anlamsız değil mi, çarşamba ise sadece tören var, perşembe zaten tatil milli eğitime. yani bu 3 günlük rapor benim için o kadar anlamsız ki!

o zaman doktoruma raporu 4 güne çıkarmasını rica etmem söylendi.

denileni yaptım.

doktorsa, durumumu izah etmeme rağmen, benim çok ağır hasta olmadığım ve bu nedenle 4 günlük rapor veremeyeceği konusunda diretti. 3 günlük raporluk bir halim varmış gibi...

raporumu almadan çıktım hastaneden. (resmi işlerimi halledememek gibi bir özelliğim var benim)

velhasıl, sabah törendeydim. 15 dakika sürdü. 20 civarı görevli öğrenci, istiklal marşı- saygı duruşu, bando, 2 şiir, 3 konuşma.
9:15'te görevim bitmişti; arkadaşlarımsa cunda'ya varmak üzereydiler.


Pazar, Mayıs 16, 2010

sigara içmeyenlerin yanında sigara içilmesi fütursuzca bir davranıştır.


bu kadar takık değildim bu konuya eskiden.

3 seneyi geçti sigarayı bırakalı ama bu kadar tahammülsüz değildim yakın zamana kadar.

hoşlanmıyorum sigara dumanı ve kokusundan. "hoşlanmamak" yeterli bir ifade değil sanırım artık benim için.

"sigara diye birşey kalmasın yeryüzünde, tamamen kalksın" gibi ütopyalar düşlüyorum bu günlerde.

çok rahatsız oluyorum ortamda sigara dumanı olunca. saçım, yüzüm, giysilerime koku siniyor ya, deli oluyorum o zaman.

rahatsızlığım konusunda "sen de içmiyor muydun ne oldu böyle birden, düşman kesildin sigaraya" gibi yorumlar yapanlar da ayrı bir durum. o nasıl bir yorum ya! sevseydim, memnun olsaydım niye bırakayım ki zaten?

bıraktım; çünkü boğazımı tahriş ediyordu, kokusu dayanılmazdı, sabah ağzımda acı tatla uyanıyordum ve çevremde insanlar sigara içtikleri için ölüyorlardı...

tüm bunlardan da ziyade, bir anda anlamsızlığını fark ettim. çok saçma birşey ya, gerçekten. ne alaka, günde 10-15 kere pis kokan birşeyi ağzına sokup, içine duman çekmek? kafa da yapan birşey değil, tadı da güzel değil. çok saçma, gereksiz!
"eğitimli" diye tabir edebildiğimiz insanlarda hele hiç dayanamıyorum bu saçmalığa.

duman sadece içen kişinin içinde kalsa daha katlanılır birşey olurdu tabi, ama ortamı kokutması ve buna rağmen sigara içenlerin her ortamda sigara içmenin kendi hakları olduğunu düşünmeleri ilginç geliyor.

Salı, Mayıs 11, 2010

tüm sıkıntıların kaynağı: nüfus.



tespit bana ait değil ama duydum duyalı "hakikatten ya, ben bunu nasıl düşünememişim daha önce" deyip anında benimsemişimdir. ablamla beraberdik duyduğumuzda. izmir'de mutsuz bir okul müdüresiydi söyleyen. ablamla da tespit üzerine konuştuk sonra. o da benimle aynı fikirde. bana attığı bir mesajdan alıntı yapayım hatta:

"kalabalık bir şehirdeyiz yahu, aynı gün doktora gidemeyecek kadar. insan seli her yer. nüfus kötü şey vesselam, insanın rahatı kaçıyor."

insanlarımız öfkeli, stresli, telaşlı. çünkü; yetişmiyor hiçbir şey. sağlık, eğitim ve diğer alanlarda yeterli hizmet alınamıyor.

bir de vatandaşın da kural tanımazlığı, kentleşememiş gelenekleriyle (kentlilik iyi/kötü diye birşey demiyorum; sadece uyum gösterememek burda kastettiğim) sıra beklemeye tahammülsüzlüğü, araya adam sokma, hatır- gönülle işleri çabucak halletme arzusu, geldiği dairede işi hemen hallolmazsa memuru gözleriyle- sözleriyle rahatsız etmesi...

4200 mevcutlu bir okulda çalışıyorum ben de. haliyle iş yükü fazla. elimden geldiğince planlıyorum, yetiştirmeye gayret ediyorum ama çok imkanlı değil her öğrenciye ulaşmak/ yararlı olmak.

yaptığım planlar da sürekli bozuluyor maalesef. kontrol edemediğim pekçok değişken var çünkü; aniden gelen yazılar ve yazılarda talep edilenler, okulda ya da ilçede ani toplantılar, salonun dolu olması nedeniyle vereceğim seminerin pat diye ertelenmesi, patlak veren krizimsi olaylar (öğrencilerden birinin tuvalette katatoni yaşaması, öğrencilerden birinin bally kullandığından şüphe edilmesi, öğrencilerin ciddi davranış problemi gösterip davranış değerlendirme kuruluna yönlendirilmesi...) vs.

aslında artık oldukça hızlı uyum gösterebiliyorum programımın bozulmasına, hemen alternatif program oluşturabiliyorum.

ancak, anlayamadığım nokta şu; -özellikle velilerin- geldiklerinde sanki işim yok da onları bekliyormuşum gibi bir muamele beklemeleri.
öyle mi sanıyorlar acaba? hergün oturup "biri gelse de görüşme yapsam" dediğimi mi düşünüyorlar? bir hafta içinde hergün ne yapacağımı, her hafta cuma mesai bitimine kadar tamamlamam gereken işleri belirlediğim, yetiştirmem gereken işlerim ve bir tempom olduğu hiç akıllarına gelmiyor mu, çok merak ediyorum.

dün mesela, velinin biri geliyor, müdür yardımcımıza derdini anlatıyor, bir öğrenci görüşmemin ortasında bu bana haber veriliyor, görüşmemin ortasında çıkmak zorunda kalıyorum, veliye 15 dakika sonra kendisini alacağımı söylüyorum (bir sonraki görümemi de ertelemiş oluyorum böylece), onun tepkisi "ben çok bekleyemem ama hemen alamaz mısınız?" oluyor. nasıl ya?
gün içinde, daha sonra,bir başka öğrenci 11:30-12:20 görüşmesi için tam gelmişken, aynı anda bir başka öğrencinin kriz durumunun patlak vermesi ve 12:30 randevulu velinin gelip "beni hemen alamaz mısın, çocuk evde" demesi?
sonra, kriz durumundaki öğrenci ile görüşürken, öğrencinin ağladığını da görmesine rağmen, bir başka velinin kapıyı açıp "girebilir miyim" derken masama kadar gelmesi ve biraz beklemesini söylediğimde "çok kısa görüşmek istiyorum ama" diye diretmesi.
kendinin (kendi derdinin) herkesten (herkesinkinden) önemli olduğunu düşünmek de ne oluyor? nasıl böyle beklentileri oluyor insanların?

yanısıra bir de öğretmenlerden alınan geribildirimler var tabi beni deli eden.
rehberlik saatine girmememizden şikayetçiler. 96 şube ve yılda 18 rehberlik saati var, iki ps. dan. ve rehber öğretmeniz, yarılanıyor yani, 48 şube diyelim. yine de mantık olarak mümkün olmuyor. bunu kendileri nasıl düşünemiyor, ona şaşıyorum bu konuda da.
ayrıca o bir saatlik dersin ücretlerini de kendileri alıyorlar. ücretini aldıkları bir derse girmeyi istememek nasıl bir düşünce biçimi?

öğrencilere kızamıyorum, onların söylediklerinden baskı hissetmiyorum.
üzülüyorum sadece "bir ay önce listeye adımızı yazdırdık, hala görüşmeye çağırmadınız" dediklerinde...



Pazartesi, Mayıs 10, 2010

bence hak ettiği ilgiyi, beğeniyi kazanamamış bir film


film, somerset maugham'ın aynı adlı eserinden uyarlanmış, yönetmenliğini john curran yapmıştır.

ben ilk defa bir tiyatronun arasında evime gittim


oyun, film, söyleşi, seminer... ne olursa olsun. beğenmesem de sıkılsam da yarım bırakıp hiç çıkmam/ çıkamam ben. merak ederim.

ama dün ilk defa, arada çıkıp eve geldim.

oyun oldukça iyi gidiyordu oysa. hem de görmek istediğim bir oyundu. brecht'in "kafkas tebeşir dairesi" (oyunun konusu; nazi almanyası döneminde hitler'in işgalci orduları tarafından Gürcistan'ın kuşatılması, keçi yetiştirmekle geçinen yerel halkın bu işgale direnişi ve sonrası. sanırım oyuniçindeoyun tekniği idi, tam emin değilim).

fakat ben çok uykusuzdum ve yorgundum, ve sadece 1,5 saatlik ilk yarıya dayanabildim.

aslında burda bahsetmek istediğim, oyunların uzunluğu. bence çok uzun oluyor. ben izlediğim hemen her oyunda hissettim bunu. bir yerden sonra "tamam, anladık, haydi sonuçlansın artık" diyorum hep. sıkılıyorum, yoruluyorum.

çok uzun film de sevmem.

bir de şu var; yerli oyunları izlemeyi tercih ediyorum. yabancı oyunlarda, anlatılan konjuktüre uzak hissediyorum çünkü; anlamakta da zorlanıyorum bu anlamda. türkçe olarak "aman allahım amanda mangarius!" ya da "düş, kont..." gibi kelime/ cümleler duymak da garip geliyor.


zorunlu hizmet affı gerçekten saçmalık, çünkü sadece şans faktörü rol oynuyor.

bana kalırsa, zorunlu hizmet uygulamasının mantıklı yönleri olmakla beraber mantıksız yönleri de var.
yani şehirler/ bölgeler arası şartların çok farklı olduğu bir coğrafyada, tercih edilmeyesi yerlerin de tercih edilmesini sağlaması iyi tabi. ama, sadece puan üstünlüğüne bağlı tercih yapılması da bunu sağlar gibi geliyor aslında. yüksek puanı alan istediği yere gider, daha düşük alan mecburen az tercih edilen yere gider (ya kendi düşünüp oraları yazar tercihine ya da 21. tercihi işaretler).
başarıya göre bir sınıflama kabul edilebilir birşey bence, herkes puanının el verdiği ölçüde istediği yere yaklaşır.
bu anlamda, zorunlu hizmet mutlaka olması gereken bir uygulama değil aslında.
ama böyle bir uygulama varken, sadece belli tarih aralıklarında atananların af hakkı tam bir haksızlık ve saçmalık. bir de "müjde" diye ilan ediliyor. kim için müjde?
biliniyor ki, pekçok insan bir an önce zorunlu hizmeti aradan çıkarma isteğiyle ilk atamalarında o yönde tercih yapıyor. ve bu şekilde hareket etmiş o kadar insan, şu anda bunu boşu boşuna yaptıkları için kızgın ve haksızlığa uğramış hissediyor, daha iyi yerlerde olmayı hak ettiklerini, çektikleri zorlukların karşılığını alamadığını düşünüyor.
kısacası, bir kısım öğretmeni sevindirirken bir kısım öğretmeni kızdıran adillikten çok uzak saçma bir değişiklik.

Pazar, Mayıs 09, 2010

ankara'da 24 saat

kafasına eseni yapan biri değilim sanırım. ani karar vermekte zorlanırım. çoğu zaman düşünür, kararsızlıklar yaşarım, pekçok faktörü göz önünde tutmaya çalışırım; sonra çok zaman geçer, hevesim kaçar ya da geç kalırım aslında genelde.


ama cuma günü öyle olmadı.


tam dişçide işim bitmiş ödememi yaparken (evet, 21 mayısı beklemedim, özel diş hastanesine gidip tedavimi oldum) telefonum çaldı. arayan, ankara'daki yakın arkadaşımdı. bir arkadaşının istanbul'dan ankara'ya aracıyla geleceğini söyleyerek benim de ona katılmam fikrinden bahsetti. kısa sürede olup olmayacağını kafamda muhakeme edip "neden olmasın" fikrine ulaştım.


elimdeki tek engelimsi koşul pilatese gidemeyecek olmamdı (zaten pazartesi diş hastanesi, çarşamba da ahırkapı hıdrellez şenlikleri nedeniyle aksatmıştım).
bir de pazar sabahı toplantı nedeniyle işte olmam gerekiyordu. ama biliyordum ki "koşullar hiçbir zaman tam anlamıyla uygun olmayacaktı".


bu düşünceyle çıktım yola ve tam 24 saat geçirdim ankara'da. oldukça keyifliydi.


ulus'ta tarihi yerleri, kaleyi, antikacıları gezdik. sonra mülkiyenin ünlü "inek bayramı"na katılma ve orada fasılla eğlenme fırsatım oldu. ve bir de cebeci'de yoğurtlu soslu patlıcanlı nefis gözleme yeme şansım!


velhasıl, güzel 1 gün geçirdim ve oldukça ani bir şekilde, istanbul'a geldim geleli 7,5 aydır ertelenen "bir haftasonu ankara'ya gitme" isteğimi de gerçekleştirmiş oldum.


zaman kısıtlılığı nedeniyle anıtkabir, anadolu medeniyetleri müzesi, rahmi koç müzesini gezmek ise bir sonraki ani kararıma ertelenmiş oldu.


iyi pazarlar.

Perşembe, Mayıs 06, 2010

bunca çabama, aldığım tüm önlemlere rağmen benim de hatırlayamadığım oluyor!

evet evet, tüm bu listeleme, herşeyi anında not alma bi yere kadar işe yarasa da, bazen yetersiz kalabiliyor.
bilinçakışım sırasında düşünceler akarken zihnimden, bir öncekine ya da başladığım yere(düşünceye) dönemeyince deliriyorum.
dönmek ne işime yarayacak, onu da bilmiyorum; yani, o an onu hatırlamak gerekli olduğundan değil, sadece hatırlayabilmek istediğimden...
sonra, alakasız bir zamanda, ben hatırlamak istediğimi bile unutmuşken aklıma geliveriyor. iyice sinir oluyorum. basit buluyorum, "bunu mu hatırlamaya çalışmıştım" diye aşağılıyorum hatta.
sonra diyorum "eninde sonunda hatırlanıyor, öyle anlarda bu kadar kasma". ama, yok, olmuyor.
hatırlamakla derdim var benim.

aslı erdoğan



daha önce de duydum adını, ama, daha önce çok ilgimi çekmemiş demek ki.

dün ekşisözlükte denk geldi, sonra biraz okudum yazar ve kitapları hakkında ve en yakın zamanda bir romanını edinip okumak için sabırsızlanıyorum şimdilerde. yayınlanmış 7 kitabı var bildiğim kadarıyla. kabuk adam, mucizevi mandarin, kırmızı pelerinli kent, hayatın sessizliğinde diye romanları var dört tane.

bir de beni oldukça etkileyen bir cümlesi var:

"belki de yazmaya değer tek şey, gerçekten yazılamayanlardır".

Çarşamba, Mayıs 05, 2010

bu yazı ciddidir.


türban mevzuu'ndan bahsetmek istiyorum, konu derin ama çok uzatmak istemiyorum.
hoşlanmıyorum kabul edilmemelerinden, uğraşılmalarından.
anlamlı bulmuyorum insanların bu tavırlarını/ tepkilerini.
en çok da makyajlı ya da topukluayakkabılı ya da süslü ne bileyim dizaltı etekli olanlarla dalga geçiliyor ya hani.
dolaşan e-mailler, ya da otobüste dik dik bakmalar, "kafa kapalı ama ..." yorumları.
ne olursa olsunlar, nasıl olurlarsa olsunlar.
"size ne?" demek geliyor hep içimden.
bir de bunu en çok da kendini "demokrat" ya da "çağdaş" olarak tanımlayanlar yapıyor ya, şaşıp kalıyorum.
"laiklik elden gidiyor" diye savunuyorlar bir de kendilerini.
insanların giyimlerini, inançlarını küçümseyerek mi koruyacaklar laikliği, merak ediyorum.

"türk aydını" sorunu sanırım bu konunun da kilit noktası.
kendini halktan ayrı/ üstün gören, yanlış bulduğunu aşağılayan ama seçenek sunmayan, "ah şu gerikafalılar, cahiller" düşüncesindeki aydıncıklar; en ufak şeyde "cumhuriyet elden gidiyor" diyip bir de atatürk'ü alet edenler.


yavaşlayın; hatırladığınızı, sorguladığınızı, derinleştiğinizi, rahatladığınızı göreceksiniz. korkmayın; bu halinizi daha çok seveceksiniz.


demiş can dündar.

bense gereksiz ayrıntılar, listeler ve planlamalarla vakit kaybeder ve kendimi yorar dururum. yavaşlamak, sakinleşmek, bırakmak pek başaramadığım birşey çoğu zaman...

yavaş olana da tahammül edemiyorum bi de;

yavaş çalışan bilgisayar, yavaş giden dolmuş, yavaş anlayan insan, yavaş servis, yavaş yürüyen insan... hele bu yavaş yürüyen insan önümdeyse ve yol darsa itesim gelir adeta. e be kardeşim hiç mi aklına gelmiyor birini engelliyor olduğun, arkanda insanlar olduğu?

bir de bunların yolun ortasında duran cinsi vardır ki, dövülesidirler!

biraz da dolmuş maceralarım


cam kenarında oturuyorsam, yanımda oturanın "camı açabilir miyiz?" demesi!
"kim yani, ikimiz birlikte mi "demek gelmesi içimden!

bir de dükkanların camlarında, duvarlarda, çevrede gördüğüm duyurular, uyarılar var oldukça komik olan. şu an aklıma gelenler;
özel bir hastane duvarında "bayan kadın hastalıkları uzmanımız hizmetinizdedir".
bir işyeri servisinin camında "servis bekletilemez, beklenir" özlü sözü!
bir de birgün bir kadın binmişti ve şoföre "... ilköğretimde inicem" demişti, oraya gelince şoför "... ilköğretim burası" demişti, kadın da telaşla "biraz daha ileride inebilir miyim?" diye sormuş ve şoför de cool bir tavırla "nerede istiyorsanız orada inersiniz" demişti.
bir de şu var;
yolcu:
"müsait bir yerde"
şoför:
"inecek mi var?"
nasıl ya! insan inmeyecekse neden "müsait bir yerde" desin ki bir minibüste?

Salı, Mayıs 04, 2010

natural born blog writer


ömrüm boyunca blog açacağım günü beklemişim gibi davranıyorum 3 gündür.

gün içinde, zihnim akıp durdukça, çağrışımdan çağrışıma koştukça, aklıma mütemadiyen gerekli gereksiz birşeyler gelip zihnimi meşgul ettikçe "bloguma bunu da yazarım" diye düşünüyorum.

"bilinç akışı" yöntemiyle yaşıyorum ben adeta, şaşılası çağrışımlarım var. işin daha da zor olan boyutu, gün içinde aklıma gelenleri unutmak istememem ve bu nedenle not almam. herşeyi ama herşeyi not almak, kayıt etmek, atlamamak arzusundayım. örnek verecek olursak; anlamına bakmak istediğim kelimeler, yeni keşfettiğim internet siteleri, aklıma gelen bir kitap/ şarkı/ şiir, uygun zamanda araştırılacak konu, aklıma gelen bir anı'm, gün içinde yaşadığım bir anı'm, kazandığım bir farkındalık, vardığım bir görüş, eve dönerken almam gereken birşey, uğramam gereken bir yer... vs.

çantam, ceplerim küçük not kağıtları ile dolu, cep telefonlarımın hatırlatmalarını da kullanmayı keşfettim son zamanlarda. bunların yanısıra, 2 tane küçük ajandamsınotdefteriyle geziyorum, biri kişisel hayatımla ilgili, diğeri mesleki. ve onlara da önemli gördüklerimi not ediyorum.

yazmayı (kendimce kalıcı kılmayı) seviyorum vesselam!

yazarak öğrenenlerdenim ben bir de, hani not çıkarmadan, altını çizmeden, kendi cümleleriyle ifade etmeden anlamakta zorlananlardan. yazınca zihnimde kalıyor, hatırlamam kolaylaşıyor, unutmam gecikiyor.

yazma'yla haşırneşir olunca ister istemez yazmak üzerine de düşünülüyor; ilkyazımda da bahsetmiştim yazmak hangi ihtiyacı karşılıyor diye epey düşünmüşlüğüm olduğundan.

insanın yazma gereksinimi, diğer üretim/ dışavurum türleriyle benzer şekilde, eser bırakma, yani öldükten sonra da kalıcı olma, yani bir anlamda yazmak/ üretmek yoluyla ölümsüzlüğe ulaşma istencine dayanır bence.

sanıyorum bir de topluma, insanlara yararlı olma yanı var yazma'nın; ki bu da nihai olarak, kalıcı olma'ya götürür bizi.

yani, yazmak; ölümlü oluşumuza, sanki hiç var olmamışız gibi bir iz bırakmadan yok olup gitmeye bir direnç olarak değerlendirilebilir, bana kalırsa.

şiir, güzeldir


şiir severim, dönem dönem de çok okurum. şu an şiir okuduğum bir dönemde değilim.
özdemir asaf, can yücel, cemal süreya en sevdiklerimdir; nazım hikmet, atilla ilhan, oktay rifat, orhan veli de severim.
bugün birden aklıma düşen, çok hoşuma giden ve 2 dizesini paylaşmak istediğim şiir ise cahit sıtkı'ya aittir:
yaşadığım iyi, kötü günleri/
değişmem hiçbir cennet masalına.

neredeyse katarsis


bugün, 5 aydır sürece devam eden ama pek de ilerleme kaydedemediğimiz danışanım, ilk olarak benim (terapötik) baskım olmadan kendini açtı ve ağladı.
öyle mutlu oldum ki!
umarım artık adım atabilicez!

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

"öğrenmek, beyin mastürbasyonudur"

diyen hocam vardı üniversitede.
öğrenme üzerine uzmanlaşmış bir profesördü.
haklıydı.

kedicikleri de ben çekmedim ki maalesef


hergün, gün içinde, çeşitli yakalanası, fotoğrafı çekilip saklanası (nedir bu saklamak/ kaçırmamak tutkusu?) şeyler görmeme ve her defasında " ah makinem yanımda olsaydı" dememe rağmen, akşam eve gelince, gerekli gereksiz bilimum eşya bulunan çantama makinemi atmamın aklımın ucundan bile geçmemesi!

takip eden günlerin sabahlarında da, evden çıktıktan sonra, hani çoğu şey için olur ya, "tühh yaa, bugün de unuttum" gibi bir hissiyatımın olmayıp, makinemi yalnız ve ancak ihtiyaç duyduğum anlarda hatırlamam!

not: evet, uykusuz okuyorum.

işini seven ve önemseyen biri olarak, tabii ki burada da işten bahsetmeyecek değilim.




çoğu insana göre şanslıyım; zira günde sadece 6 saatimi işyerimde geçiriyorum (gerçi ben genelde 7,5-8 saat kalıyorum). ayrıca hem insanlara yardım etmeme hem de kendimi geliştirmeme imkan sağlayan bir işim var.

işyerinde geçirdiğim zaman çok uzun olmamakla beraber, işim doğrudan doğruya insanların hayatlarının taa içine yönelik olduğundan işyeri dışındaki zamanlarda da zihnim işle meşgul oluyor. düşüncelerim gibi konuşmalarımın da epey kısmında yer alıyor işim. "insan kendini insanda tanır" ya hani, her danışandan sonra pekçok farkındalığım oluyor benim de kendimle, insanlarla, hayatla ilgili...

uzatmadan, bugün görüştüğüm bir ergen danışanımın cümlesini aktarmak istiyorum:
(dilerim etik ilkelere aykırı davrandığım düşünülmez)
"en büyük dileğim; evimizin büyük olması ve kardeşlerimden ayrı, sadece bana ait bir odamın olması ve onu gönlüme göre dekore edebilmek"
insanın içine dokunacak kadar naif bence, anlamlı değil bizler için ama, dokundu içime yine de..



senelerce işbankasının süper rahat sağlık imkanlarından faydalanan kızın, devlet memuru olunca mecburi devlet hastanesi maceraları-1



evhamlı yapım vardır, vücudumda en ufak bir rahatsızlık hissettiğimde doktora gitmek, teşhisi duymak, ne gerekiyorsa yapmak isterim. işbankasının sağlık imkanları da benim için biçilmiş kaftandı. pekçok özel doktor/ hastane ile anlaşma vardı, aradığım gün istediğim branşa gidebiliyordum, sanırım gitmediğim branş/ çekilmediğim rontgen/ girmediğim ultrasound kalmadı. her şey çok güzeldi 7 ay öncesine kadar; ama, sonra ben işe girdim ve bu rahatlığım elimden çekip alındı adeta. düzenli gittiğim kontrollerim aksadı (kan, tiroid, göz, diş...). hiç bilmediğim bir sistemin içine düştüm, üstelik bilmediğim bir şehirde.

yaklaşık 3 ay önce de bir diş macerasına düştüm ki, sormayın. dişçi korkusu olanlardanım ben de, düşününce bile hızlanır kalbimin atışları. ama çare yok, sonrası daha da kötü/ sancılı olabilir diye, kendi çevremde bir kamuoyu yoklaması yaparak, evimin yakınındaki bir diş hastanesine gitmeye karar verdim. internet ya da telefon aracılığıyla randevu almak imkansıza yakındı. bir velimi devreye sokarak, ancak 13 nisana randevu alabildim. günüm gelince randevu saatime yaklaşık yarım saat kala poliklinikteydim. saatim gelince doktorum beni alacak sanıyordum. meğer önce sıra alınıyor, numaratör takip ediliyor, sırası gelen kayıt yaptırıyor ve ardından bir bekleme süreci de doktorun kapısının önünde başlıyormuş. şaşırıp beklemeye başladım, sıram geldi girdim, doktor bir baktı, sonra röntgene yolladı, röntgende sıra bekleyip çekildikten sonra doktor kapısı önünde beklemeye koyuldum yeniden, sonra sıram geldi girdim, doktorum filmimi inceledi, tespit yaptı, ama tedaviye başlamadı, randevu günü kararlaştırılmaya girişildi. dolgulardan yalnızca biri için nisanın 29una karar verildi; ancak, mayıs ayı doktorum gündüzcü olacakmış, diğer dolgular için mayısta gündüz gelebilir miymişim. yok gelemezmişim. tamam o zaman bir başka hekim devam edermiş sürece, hadi iyi çalışmalar. elim boş döndüm, 2 hafta sonrasını beklemeye başladım.

29 nisan geldi, "önceden kayıtlıyım ki ben, doktorum da belli ki" gibi birşey yok, yine aynı prosedür, aynı beklemeler, ve nihayet hekimle kavuşma. ancak, oturmama bile izin verilmeden açıklama yapıldı, doktorumun kurası bir başka ilçeye çıkmış, bugün başlarmış ama kurallar gereği sürece başlayan doktor devam edebileceğinden bir sonraki dolgu için oraya gelebilir miymişim, gelirimmiş, ama hekim mayısta gündüzcü olcakmış, ama ben geçen gelişimde zaten sadece akşamları gelebileceğimi söylemişimmiş, aa ama olmazmış, en iyisi hiç başlamasınmış, hadi o zaman 3 mayısa bir başka hekime randevu verilsinmiş, doktor ... hanım olurmuş. 2. defa elim boş döndüm.
(italikler tutarsızlığa dikkat çekmek içindir)

ve sonunda, gün itibariyle, doktoru belli, teşhisi belli, randevu saati belli bir insan olarak tedavimin 1/6sı olan bir adet dolgumun artık bugün tamamlanacağını bekliyordum. lakin, yine prosedürler, bekleyişler sonrası yeni doktorumla tanıştım, hemen koltuğa uzandım, bir yandan da titriyorum korkudan ve umutla soruyorum:
"... hanım dolguda uyuşturuyorsunuz değil mi?"
aldığım cevap beni irkiltiyor:
"hanfendi ben daha önlüğünüzü yeni takıyorum, siz bana ne soruyorsunuz, ağzınızın içini görmeden buna nasıl karar verebilirim? randevusuz hastamsınız ve size randevu vericem daha ne istiyorsunuz!"
donup kaldım, nasıl ya, benim suçum mu hekim değişikliği soruları zonkluyor beynimde, dediklerini de tam anlamıyorum:
"şikayetiniz ne?" (ne olabilir ki?)
"ağrı, sızı"
"ağrı ne zaman var?"
"çikolata yiyince"
"hangisi?"
"pekçoğu, mesela şu"
"hanfendi, çürük değil o diş! dişetinizde hassasiyet var sadece"
"çürüklerim var benim, filmim de çekilmişti"
"en iyisi filme bakayım"
filme bakar, önceki doktordan farklı teşhisler yapar, benimle de paylaşır, sonra da ekler:
" bu alta ben siyah dolgu yapmak isterim, çünkü o daha sağlıklı, ama siz estetik değil diye kabul etmezsiniz, zaten küçücük çürük, onu gidip bir başka üniversite hastanesinde yaptırın, en büyük çürük üstte, ona da siyah dolgu yaparım, kabul mü?"
"tamam, nasılsa bugün bir tane olucak, o büyükten başlayın, sonrasına bakarız"
"hanfendi bugün başlamıycaz! randevu vericem size"
nasıl yani yaa. ve 21 mayısa bir randevu alınarak 3. defa eli boş dönülür.

blog açalı 24 saat bile olmamıştı, ben de henüz 2. yazımı yazıyordum.


günler, hele de haftasonu, "birşey" yapmadan geçerse fena halde rahatsız ve agresif olan bir insanım ben... kendime yarattığım bu baskıyı çoğu zaman anlamsız ve gereksiz bulmakla beraber fazla kontrol edemediğim bir durum bu bende.

birşey'den kasıt da sanırım bir sanat aktivitesi veya yeni bir yer görmek ya da çok sevilen bir yere gitmek ya da bir süredir görüşülemeyen sevilen bir arkadaşla görüşmek vs. bir şekilde "yararlı" birşey yaptığımı düşündürten bir eylem işte.

bu haftasonu başlarda keyifsiz de olsa, sonunda "ohh, çok da boş geçmedi galiba" diyebildim sanırım. ehl-i keyf'in sezon sonu gösterisini izledim mesela, sonra antakya'lı bir arkadaşımın evine yemeğe davetliydim ve süper yemekler ile süper sohbet vardı.
bornova bornova'yı izleyemedim ama. tivibu'dan izleyebileceğimi keşfettikten sonra, ilk 20 dakikasında uyuyakaldım çünkü. ilginç, aylardır ne çok istediğim şeydi oysa. sonra, yeni bir yere de gidemedim, hani hep gitmek istediklerimden; edirne, bozcaada, sapanca, polonezköy...

arkadaşımın evinde annesi vardı, evet yemeklerin yaratıcısı da o'ydu tabi. fark ettim ki anne ile çocuklar çatışıyor, çoğu yerde çoğu zaman çoğu konuda. (sadece birbirlerinin anne ve çocukları oldukları için hem de.) yalnızca ben değilim anneme gereksiz çıkışan, söylediklerindeki her niyeti biliyormuşum varsayıp öyle tepki veren...

babalarla çocuklar nasıldır, bilemem, o konuda uzman sayamam kendimi, zira sadece 14 yıl yaşayabildim o ilişkiyi.

not: bu blog olayı dilerim bir zamandır ziyadesiyle bozulmuş olan kendimi ifade etme, dili iyi kullanma becerimi geliştirmeme de katkı sağlar.

iyi geceler.

Pazar, Mayıs 02, 2010

ilkyazı'm

blog olayını keşfetmem çok eskilere dayanmamakla birlikte, ertelemeci yönüm nedeniyle bugüne kısmet oldu benim de bir blogumun olması. benden hiç ayrılmayan "birşeylere geç kaldığım hissi" bu konuda da buldu beni.
"yazmayı öğrendim öğreneli" değil de tabi, uzun zamandır yazarım ben; biriktiririm yazdıklarımı, kağıtları saklarım, defterler tutarım... bu nedenle "yazmak" üzerine epey düşünmüşlüğüm de vardır. bilirsiniz hani, insanoğlu neden yazar, yazmaya neden ihtiyaç duyar vs... paragraf sorularının ele aldığı temel konulardan da biridir hani, ösym'nin açtığı sınavlara yeterince girmiş olanlar bilirler.
kendimce (naçizane) yazma'nın hangi ihtiyacımıza cevap verdiği konusunda ulşatığım 2 temel nokta var;
insan yazmak vasıtasıyla kendini anlatmak ve böylelikle kendini tanımak ya da sadece duygularını boşaltmak, rahatlamak ister.
insan yazıları vasıtasıyla tanınmak/ bilinmek, duygu, düşüncelerini paylaşmak, bu yolla diğer insanlara ulaşmak ister.
evet evet, bence anlatıp rahatlamakla beraber, her yazan söylediklerinin bilinmesi arzusundadır. hatta anlaşılmasını da ister/bekler belki...
bu konuya her girişimde kafam karışır, toparlayamam. az önce olan da o'dur.
insanlara ulaşacağını bildiğim bir yazıyı yazmak da ayrı bi sorumlulukmuş bu arada, yazdıklarının söylemek istediğinden farklı anlaşılmasından endişe ediyor insan ister istemez.
iyi pazarlar:)