Pazar, Ekim 30, 2011

cumhuriyet bayramı'nda dolphinarium

aylar öncesinden alınmış "dolphinarium" fırsatımız kullanamadan elimizde kalmasın diye, dün yoğun programımız içerine sıkıştırıp cumhuriyet bayramımızı güzel deniz hayvanlarıyla kutladık:)


gelenler, genelde, küçük çocuklarına güzel bir gün yaşatmak isteyen genç anne babalardı.
biz de "ne yapalım, bizim çocukluğumuzda yoktu, anca imkan bulabildik" modunda genç insanlardık:)


yunusların ne sevimli ve akıllı olduğunu bilmeyen yoktur.
ancak, fok, beyaz balina ve morsların sevimliliklerini ve yeteneklerini şahsen ben ilk defa dün gördüm.


bir saat süren güzel bir gösteriydi. ilgililere -naçizane- tavsiye edilir.

gereksiz tespit. arayıp da buldum- volume 4

şimdi show tv'de müthiş kalitesiz bir "gençlik dizisi"ne denk geldim; yazmadan edemedim.
neden her birinde aynı saçmalıklar olmak zorunda:
- liseliyi oynayan koca koca insanlar
- abartılı karakterler
- komik olduğu sanılan ama hiç de öyle olmayan "lakap"lar (ortega, trafo vs.)
- hocalar ve öğrenciler arasında hiç gerçekçi olmayan ve hiç komik de olmayan diyaloglar
- gençliği yansıttığı sanılan ama hiç de yansıtmayan konuşma tarzları
- altında araba olan liseliler (hangi liseli +18 ?)
- çatışan zengin- fakir çocukları ve nihayet, her 2 taraftan da diğer kesimle iletişime geçebilen biri (ve tabi ki sonunda da aşk)

@ bir de artık özge özberk, her dizide hep doğrunun yanında olan ve herkese ağzının payını veren bilmiş kız rolünü oynamasa...

Cumartesi, Ekim 29, 2011

buruk bir Cumhuriyet sevinci



nice acılar ve zorluklar neticesinde cumhuriyetimizi kuran Ata'mız ve onunla birlikte emek veren halkımı şükranla anıyorum.


tüm yurduma coşkulu ve anlamlı nice Cumhuriyet Bayramları diliyorum.

Perşembe, Ekim 27, 2011

Çarşamba, Ekim 26, 2011

teker teker everirken yakınlarımı..

ilk, ablamla başladı...
hayatta en çok sevdiğim insan bizden ayrılıp bir başka aile kurdu.
sonra çok yakınlarımdan, alişim..
ev arkadaşım sonra..
sonra çok yakınlarımdan, sevgim..
ve nihayet, yakında, şimdiki ev arkadaşım..
teker teker yeni bir ev kuruşlarına şahit oluyorum.
onlar adına çok mutlu olurken, bir kayıp duygusu yaşıyorum içimde bir yerlerde..
sanki, bir daha eskisi kadar yakın olamayacağımızı hissettiren bir şeyler...
allahım çok mutlu etsin hepsini, hepimizi.

the mongolian barbeque

yemeğe düşkün bir şahıs olarak, farklı kültürlerin yemeklerini denemeye açığım. lakin, bir meksika restoranı haricinde henüz böyle bir deneyimim yoktu (ne suşi, ne çin lokantası...).
nihayet, haftasonu beylikdüzü migrostaki moğol restoranına gittik. ve gerçekten güzel bir yemek yedik.
gitmediyseniz bile, vedat milor ve benzerlerinde görmüş olabilirsiniz. bir tabağınız ve isminizin yazdığı çubuğunuz oluyor. önce etinizi seçiyorsunuz (tavuk/ hindi/ dana/ kuzu) ve o tabağa belli bir gram o etten konuyor. üzerine sebzelerden dilediğiniz kadar seçip kendiniz koyuyorsunuz (havuç, brokoli, karnıbahar, kabak, biber, patlıcan, patates, soğan, sarımsak, mısır.....). ve onun da üzerine dilediğiniz sos ve baharatlardan dilediğiniz kadar ekliyorsunuz. sos ve baharat kısmında önerileriyle yardımcı oluyorlar. daha sonra bir küçük kaba da noodle alıyorsunuz ve yine üzerine dilediğiniz sos ve baharatlardan koyuyorsunuz. ve o tabağı aşçıya teslim edip masanıza geçiyorsunuz. aşçı onu kocaman bir mangalın, böyle yuvarlak sini/sac gibi yani, üzerinde karıştırarak pişiriyor. pişen yemek masanıza servis ediliyor. oldukça lezzetli ve fazlasıyla doyurucu bir yemek yemiş oluyorsunuz böylelikle.
afiyet olsun;)

psikolojik danışman kendi yaralarını saramazmış...

içimde bir yerlerde, bunun bir gün olacağını biliyordum esasen...
hakkıyla yaşan(a)mayan duygular, eninde sonunda insanın karşısına çıkar çünkü... geçiştirilmez hiç bir acı, baştan savılamaz...

10-11 yıl önce "tam" yaşamadığım yas gelip buldu beni 25 yaşımda... şimdilerde, her an çıkmak için fırsat kolluyor ben -yine- bastırmaya çalıştıkça...

bir sabah, kıytırık bir ehliyet sınavında, insanları babalarının bırakması/ beklemesi/ çıkışta alması, üniversite sınavımdaki yalnızlığımı hatırlatıyor birden... zaten ehliyeti bunca zaman geciktirmiş olmamı da babamın yokluğuna bağlıyorum ardından... canım feci yanıyor... büyüdükçe ihtiyacım azalır sanırdım oysa ben...

şimdilerde de kendi ailem olunca geçer sanıyorum...
"normal" bir ailem/ evim olunca hani... akşamları bir erkeğin geldiği....

belli ki bu da bir "zan" yalnızca...
en doğrusunun profesyonel yardım almak olduğunu düşünüyorum bu nedenle...

Salı, Ekim 25, 2011

zor günler

ağır günler yaşıyor yurdum..
biri dinmeden bir diğer acı...
yetmezmişçesine, bir yandan da patlak veren faşizan kafalar...
yüreğimi hangisi daha çok acıtıyor, karar veremiyorum...

Çarşamba, Ekim 19, 2011

Pazartesi, Ekim 17, 2011

araba kullananlar gerçekten insanüstü bence

eylül yaklaşırken, yeni yıl için hedefler koymuştum kendime hatırlarsanız.
hatırlamazsanız da ben hatırlatayım:) hem size hem kendime:
http://pinkket.blogspot.com/2011/08/planlar-planlar-bitmek-bilmeyen.html
teker teker uygulamaya koyuyorum kararlarımı.
harekete geçtiğim kararlarımdan biri ehliyet almak.
kursa yazıldım, cumartesi sınavım var hatta.
bugün de ilk direksiyon dersim vardı.
hayatımda ilk defa oturuyorum o koltuğa.
aman allahım! o ne zor bir şey ya!
inanın kendimi kasmaktan kollarım sırtım ve bacaklarım ağrımış.
hiç yapamayacakmışım gibi geliyor.
vızır vızır araba kullananları yürekten takdir ediyorum ve "darısı başıma" diyorum;)

Perşembe, Ekim 13, 2011

exam- stuart hazeldine- 2009


fikirlerine güvendiğim
http://kedilervekitaplar.blogspot.com/2011_08_01_archive.html'de görmüştüm ve epey dikkatimi çekmişti bu film.
o zamandan beri listemdeydi. ve dün gece izleme fırsatı buldum nihayet.
pek etkilendiğimi söyleyemem... insanın ilkel yanının (bencillik, hırs, kabalşama...) ortaya çıkışını sergileyişi dikkatimi çekti en çok..
genel olarak bakınca da, oyunculuklar iyi. kurgu evet değişik, fakat yer yer zorlama...
ve aslında en temelde, gerçekçi olmayan senaryolar çok değemiyor bana.
sonunda da şaşırtıcı ya da "pekbizekice" olunmaya çalışılmış ama olunamamış gibi geldi...
yine de merak edenlere iyi seyirler diliyorum;)

murathan mungan'dan

"hatırlamak için bir hafızamız varken
unutmak için elimizde hiçbir şeyin olmaması;
hayatın bize attığı en büyük kazıktır."

Pazartesi, Ekim 10, 2011

carte d'or- volcano çikolatalı sufle


reklamlarda görüp çok etkilendiğim bu tatlıyı denedim nihayet!
çikolata severlerin bayılacağı müthiş bir tat! tam kıvamında!
ve böylesine lezzetli bir tatlının bu kadar basit ve hızlı hazırlanabileceğine inanamazdım doğrusu.
sadece 15 dakikanızı alacak ve sonrasında 5 dakika soğumasını bekleyeceksiniz, o kadar :)
mutlaka deneyin derim;)

bakırköy belediye tiyatroları- aklı havada


sevgili "lulu" (http://birazhayat.blogspot.com/) ile birbirimizi çok güzel motive ediyoruz.
onun yazısından sonra, haftasonu ben de oyun izlemeye gittim çok sevdiğim yunus emre kültür merkezi'ne.
ahmet önel'in senaryosundan ali yenel'in oyunlaştırıp yönettiği tek perdelik "aklı havada" oyununu izledim.
yine kostümlerle, anlatım tarzıyla ve oyunculuklarla oldukça başarılı bir oyundu.
oyunun tanıtım yazısı için:

iyi seyirler;)

Perşembe, Ekim 06, 2011

hayaller hayaller... (volume 2)

"ben dolu dolu bir ruhu,
aşkı
ve sevinci istiyorum."
diyor imiş güzel bir dilde
güzel kadın isabelle geffroy.

ben de onları istiyorum.
bir de
"kitaplarla dolu bir ev
ve çiçeklerle dolu bir bahçe"
istiyorum.

Çarşamba, Ekim 05, 2011

bakırköy belediye tiyatroları- yunus emre kültür merkezi


yunus emre kültür merkezi'ni seviyorum. huzur verici, rahat bir ortamı var. sadece yürüyüş yapmak ve sonrasında kafe'sinde kahve içip dinlenmek için bile ideal.
geçen sene, medeni hali kadın, gül'e ağıt ve tersine dünya'yı izledim. çok keyif aldım.
sezon açılmışken, "yolumu düşüreyim" diyorum yakın zamanda.
meraklısı için bu ayın programı:
aklı havada, şişman domuz, külhanbeyli müzikali ve dava.
bir de çocuk oyunları var tabi:
benim güzel pabuçlarım ve hoşu'nun utancı.

iyi seyirler efendim ;)

ah, bu ben kendimi... -volume 2


bir şeyin olması için çok üstelediğimde, korkuya kapılıyorum bir anda... sonunda kötü bir şey olacak ve çok pişman olacakmışım gibi...
örnekle açıklamak gerekirse; birine bana gelmesi için ısrar edersem, o gelene kadar, "ya yolda başına bir şey gelirse benim yüzümden" diye geçiriyorum içimden... dua ediyorum sağ salim gelsin diye...

buraya kadar zor, biliyorum. ama daha da zoru var:

yeterince üstelemezsem de, "belki de şimdi kötü bir şey olacak, biraz daha ısrar etse miydim" diye geçiyor aklımdan...

hayat bana zor, yemin ederim.
nasıl bir kontrol sanrısı'ysa bu... sanki, olaylara yön vermek elimdeymiş gibi...

güzel tespit.. düşündürücü..

haluk bilginer, milliyet sanatın ekim sayısındaki röportajında şöyle söylüyor:
"kimse zülfü livaneli film çekince mahsun'a gösterdiği tepkiyi göstermedi."

öylesine katılıyorum ki bu söylediğine...
önyargı ve "birkalemdesilme" alışkanlığı olan eleştiri meraklılarıyla dolu ortalık...

oysa, tutarlılık önemli. neyi neden savunuyoruz, neyi neden eleştiriyoruz...
mahsun'u eleştirenler, film çekmenin eğitim alınarak yapılması gerektiğine ya da müzisyenlerin film çekemeyeceğine mi inanıyor, yoksa, mahsun'un film çekemeyeceğine mi...