Cumartesi, Temmuz 20, 2013

Salı, Temmuz 16, 2013

demokratikleştiremediklerimizden misiniz...

fanatizm hiçbir zaman çok anlayabildiğim bir mevzu olmamıştır. bir psikolojik danışman olarak baktığımda da çok "sağlıklı" bulduğum bir tavır değil esasen... 
şimdi düşününce benim gözümü kırpmadan savunabileceğim tek şey, insani hak ve özgürlükler olabilir sanırım.
ve ülkemizi 1,5 aydır saran gezi direnişini de bu nedenle savunuyorum.
açıkçası, kimseyi aşağılamak ve incitmek istemem ama, içinde insani değerler barındırıp da savunmayanları da anlayamıyorum... 5 can, kör olan onlarca genç, binlerce yaralı... nasıl sessiz kalınabilir?
oyunu verdiğin partiyi/ kimseyi ne kadar fanatikçe desteklesen de yanlış uygulamaları varsa susmamak, tepki vermek gerekmez mi? dünya üzerinde bir şey nasıl %100 doğru olabilir hem?


ayrıca -artık süreci, nasıl başladığını nasıl geliştiğini anlatmaya gerek yok- en azından başlangıç itibariyle, akp/hükümet karşıtı falan da değildi bu mesele. 
gel gör ki olaylar öyle kontrolden çıktı, hükümet -ve bence muhalefet de- öyle yönetemedi, vatandaşa öyle bir devlet şiddeti uygulandı ki, olay bu şiddeti uygulayan ya da uygulanmasına göz yuman tüm taraflara da karşı bir eyleme dönüştü.
ancak olay asla "darbe" değildi inanın! aklıselim hiç kimse (ki gezi eylemini destekleyenlerin eğitim kültür seviyesi belli) darbeyi desteklemiyor zaten. 
bir de, bana kalırsa "28 şubat mağdurlarının darbe korkusu=ulusalcıların laiklik elden gidiyor korkusu". ikisi de fazlasıyla kullanıldı, eskidi ve gerçekten artık sıktı...
kimsenin amacı hükümeti düşürmek de değil, bunun ülkeye yararı olmayacağının da bilincindeyiz, kaldı ki yerine geçebilecek adamakıllı bir gücün olmadığının da farkındayız... ve başbakanın sürekli dediği gibi "sandıkla gelen sandıkla gidecek" elbet; ama...
bu demek olmuyor ki, sandıkla gelen sandıkla gidene kadar istediği her şeyi yapabilecek. 
demokrasilerde halkın seçimden seçime değil de, aksine, kendilerini ilgilendiren tüm süreçlerde aktif söz sahibi olmaları esastır.
ve seçilenler, kendilerine oy verenler kadar oy vermeyenlerin de haklarını, fikirlerini önemsemekle mükelleftir... oysa durum böyle mi? bu noktada geçtiğimiz günlerde okuduğum bir haberi paylaşmak istiyorum:
"AK Parti’nin 50 önergesi de TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmiş. Muhalefette rakam ne? CHP’nin 103 önergesinden 0’ı, MHP’nin 59 önergesinden 0’ı, BDP’nin 54 önergesinden 0’ı kabul görmüş. Bir-iki filan değil, sıfır ya sıfır. "


gezi direnişçilerinin en çok duydukları eleştirilerden biri de "bilmem ne bilmem ne olurken neredeydiniz, niye ses çıkarmadınız?". bu eleştiriye "ana okulundaydım" diye cuk oturan pankartlar açtı zaten gezideki güzel çocuklar da, ben de kendi adıma şöyle söyleyeyim:
akp iktidar olduğunda 14 yaşındaydım ben, liseye henüz başlamıştım. bu nedenle önceki hükümetleri akp kadar tanımıyorum. elbette biliyorum biraz, okuyorum zira, annemlerden çevremden duyuyorum; ama, ben bizatihi, belli bir düşünebilme düzeyine ulaştım ulaşalı bu hükümetle yaşıyorum. dolayısıyla bunları değerlendiriyorum, eleştiriyorum... 

en çok bildiğim, bizzat içinde olduğum "milli eğitim"i eleştiriyorum mesela. çok değil bir yıl önce paldur küldür, hiç hazırlık yapmadan, pilot uygulama dahi yapmadan getirilen 4+4+4 sistemini eleştiriyorum mesela. ki özet sayılabilecek bilançosu için buraya bakabilirsiniz... 
o kadar akademisyenin, uzmanın hiçe sayılmasını, muktedirlerin her şey gibi gelişim psikolojisini de en iyi kendileri bilebilirlermiş gibi davranmalarını eleştiriyorum...

sonra, yok efendim, ekonomik büyüme! hadi yaa?!
kim kalkındı söyler misiniz? işsizler mi, işçi mi, çiftçi mi, köylü mü, memur mu, esnaf mı...
ve son söz: üretim yapmadan, onu bunu satarak ödenen borçların, geçici ve sözde ekonomik yükselmelerin acısını bizler değilse de, çocuklarımız, torunlarımız görecek... 
maalesef...

Çarşamba, Temmuz 10, 2013

vedat özdemiroğlu'ndan gezi direnişi üzerine...

uykusuz'un son sayısında (4 temmuz 2013) vedat özdemiroğlu'nun yazısının girişi şu şekilde:

gezi direnişi, bir savaş değil, barışma hamlesiydi. 
arkasında "dış mihraklar, çok uluslu güçler, faiz lobisi" aranan direniş, istanbullu'nun istanbul'a sahip çıkma isteğinden ibaretti. 
aylar önce elime tutuşturulan bir küçük kağıdın ön yüzünde "ağaçlar kesilecek!" yazıyor. (tam tarihi 5 kasım 2012) 
kağıdın arka yüzünde "taksim'de neler olacak biliyor musunuz?" başlığıyla şu cümleler yer alıyor: 
"ağaçlarının gövdesine dayanıp çimenine uzandığınız, gölgesindeki bankta dinlendiğiniz, boş vakitlerinizde çocuğunuzu, bebeğinizi gezdirdiğiniz, arkadaşlarınızla piknik yaptığınız tarihi gezi parkı ortadan kaldırılacak. bu parkın ağaçları teker teker kesilecek ve yerine kocaman bir yapı inşa edilecek. girişlerine güvenlik güçlerinin yerleştirildiği bu alan artık eskisi gibi size ait olmayacak."
işte bütün mesele buydu. bu halk hareketini, bu kibirli vandalizme tepki yarattı. 
zaten otoriteyi öfkeden delirten de, halkın kendiliğinden direnişi.
kutsal değerleri ve mazlumiyeti tekellerine aldıkları gibi, "halk" kavramının da sahibi sanıyorlardı kendilerini.
yanıldıklarını anladıkları için bu sinir...

Pazartesi, Temmuz 08, 2013

solda güneş yükseliyordu güneye giderken...

"...ve hiçbirimiz temiz değiliz... en muhaliflerimiz bile kirli..." 
dediği gibi ulaş başar gezgin'in, 
bir ay boyunca kendimce direndikten sonra, önceden planlanmış tarihlerdeki minnacık yıllık iznimi kullanmak üzere akyaka yoluna düştüm bir hafta önce. 
zaten belki de hep "çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm sadece/ hiç kurşun yaram olmamıştı"... 
ve evet, itiraf etmek kolay olmasa da, komformistim belki de... 

velhasıl, tüm bu iç çatışmalar ve suçluluk hisleriyle istanbul'dan uzaklaştım. ama böyle bir uzaklaşmak yok! ilk 3 gün tivitır bile açmadımı geç, televizyona, gazetelere bile bakmadım. tam bir dinlenme, dinginleşme ve yenilenme yeri olan muğla'nın bu güzel beldesinin keyfine vardım.
deniz, ege'dir bana kalırsa... datça'dır, gökova'dır, bodrum'dur, çeşme'dir, foça'dır... tuzluluğu, soğukluğu optimumdur ege'nin... koyları vardır sıra sıra, dağlara ormanlara baka baka yüzmenin doyulmaz tadı vardır... coğrafya derslerinde öğretilen girintili çıkıntılı kıyıların her dağının ardı bir mucize gibidir.

akyaka'ya ilk gidişimdi esasen. ablamların gitmişliği vardı, anlata anlata bitirememişlerdi. biz de bu yaz bol öğrenmeli ve yürümeli kültür gezisi, tarihi gezi kafasında değil de dinlenme, yüzme, okuma ve sakinleşme kafasında olduğumuzdan akyaka'yı tercih ettik. tam da aradığımızı verdi bize.
turistik yer havasında değil, yabancı turist ve bar sayılabilecek kadar az. sanırım buna bağlı olarak da yeme, içme, konaklama bırakın turistik yeri istanbul'dan bile uygun.


3 genç çift olarak, tam bir aile pansiyonu olan ersöz butik otel'de konakladık. istediğimiz gibi mütevazi ve doğal bir yerdi. "civcivler eşliğinde kahvaltı yapmak, horoz sesiyle uyanmak, cırcır böceği sesiyle uyumak" diyim, siz anlayın;) 
halk plajına yürüyerek 10 dk kadar mesafesi vardı; halk plajı dediğime bakmayın, mavi bayraklıydı kendisi! bizim açımızdan tek sıkıntısı sığ olması ve uzun mesafede derinleşmesiydi.
belde havasıyla, suyuyla tertemiz! cittaslow hareketine dahil zaten. geri dönüşüm meselesi acayip önemseniyor.

akyaka denince ilk akla gelen şey, sanırım azmak oluyor. azmak'ın belli bir kaynağı yok, çeşitli yerlerden fışkıran ve denize dökülen buz gibi yer altı suyu. sazlıklarla çevrili ve üzerinde ördekler geziyor. bir köprü var  ve kimi çılgınlar onun üzerinden atlıyor. tabi hayatımdakisevgiliinsan ve ben ağırbaşlı insanlar olduğumuzdan böyle bir şey yapmadık! şaka şaka, o an çok tırstım ama çok içimde kaldı!!! ilk gidişimde yapıcam, aha buradan sizlere de söz veriyorum:)

azmak üzerinde pek çok hoş restoran var. biz halil'in yeri'ni tercih ettik rakı balık için ve çok memnun kaldık, gerek fiyat gerek lezzet gerek konum, hepsi on numaraydı.


azmak üzerinde 5 liraya yarım saatlik tekne turları yapılabiliyor, sonra o tekne bir yerde biraz duruyor ve o buz gibi suda yüzmek müthiş oluyor.

çınar plajı var araba ile 10-15 dk mesafede. orası da dağların arasında çok doğal bir plaj. yine denize dökülen buz gibi bir su var. bir de tek bir işletme var orada ve inanılmaz lezzetli köfte yapıyor!!! köy kahvaltısı da ünlüymüş ama biz yapamadık.


ve tabi yine olmazsa olmazlardan civar koylara yat turu! biz yat turuna katılmak yerine 6 kişi kendimize tekne kiraladık ve daha kafamıza göre gezebildik. 


yunus koyu, sedir adası (kleopatra), aşıklar koyu, lacivert koy, su altı mağaraları, ziraat koyunu gezdik biz. 


hepsi çok güzel ama sedir adası muhteşem! bu arada sedir adası'na müzekartla girilebiliyor, ama tabi benim ihtiyacım olduğu zaman hiç yanımda olmadığından 10 lira  vererek girdim, aklınızda bulunsun;)


bir gün de orman kampının (bu sene henüz açılmamış, tadilattaydı) bulunduğu yöne yürümek, oradaki ıssız kayalıkları keşfedip adeta vahşi yerlerde denize girmek de mutlaka yapılması gerekenlerden!


akşamları sahilde (azmak köprüsünün orada mesela) yıldızları seyrederek bira içip şarkı söylemek, bıkmadan usanmadan midye, mısır, waffle yemek de ayrı güzel;)

velhasıl, akyaka, insana "biz niye bu kadar doğamızdan uzak ve hızlı yaşıyoruz"u tekrardan sorgulatan, insana huzur veren, tadına doyulmayan bir yer olarak kaldı aklımda...bakalım bir daha ne zaman görüşeceğiz...

Salı, Temmuz 02, 2013

unutMADIMAKlımda...

bugün bu toprakların en acı, en utanç verici günlerinden birinin 20. yıl dönümü....
yüreğimiz cayır cayır hala...
en acı olansa, bu 20 yılda değişen pek de bir şey olmadığını görmek.... hala  kendine benzemeyene bunca tahammülsüz olması insanların...


ne zaman görmezden gelmekten, susturmaya çalışmaktan, bastırmaya uğraşmaktan vazgeçeceğiz; işte o gün barış gelecek!
karşımızdaki gördüğümüz, dinlediğimiz, anlamaya istekli olduğumuz, sevmeye çalıştığımız gün...
yok sayamayız, baskılayamayız!
dikkate almak, önemsemek ve tanımak zorundayız!
aleviyi, kürt'ü, kadını, eşcinseli, çevreciyi, dindarı, ateisti.... 
ayrımcılığa uğrayan ve  talepleri olan herkesi...
başka yolu yok! başka çözüm yok! 


bugün de ismail türüt tarafından "allahsız, şerefsiz" ve hasan karakaya tarafından "kaltak, pezevenk" olarak itham edilmişiz... 
eyvallah...
keşke başbakanımız bu ülkenin kendine oy vermeyen vatandaşlarını da sahiplenip:
"benim başörtüsüz bacılarıma kaltak dedi" diyebilse mesela...