Perşembe, Ekim 31, 2013

kibirden küfelik olmuşsanız, size benzemeyenin çığlığını nasıl duyacaksınız?

milletin temsilcilerinden oluşması gereken millet meclisinde; her kesimden, inançtan, etnik kökenden, kısacası toplumdaki herkesin kendini özdeşleştirebileceği türden vekillerin bulunması önemli ve gereklidir.
bu anlamda, mecliste başörtüsü serbestliği, geç kalınmış ve gayet iyi bulduğum bir adım.
açıkçası beni en memnun eden yanı ise, artık daha fazla bu mevzunun sakız gibi uzatılarak kullanılamayacak oluşudur.
12 yıldır çözülemeyen konunun tam da seçim öncesine denk getirilmesi bir soru işareti elbette...

bundan sonrası için de dilerim ki; kadın hak ve özgürlükleri ve tüm mağduriyetler konusunda bunca hassas olunarak olumlu adımlar atılır... ki ancak o takdirde, samimiyetine inanılacaktır iktidarın...

ayrıca, meclisteki diğer vekillerin de; dünya görüşü, görgü, eğitim, vizyon, saygı, insan hakları konusunda bu mertebeye ulaşabildiği günleri görmeyi öyle çok isterim ki!


yaşar kemal, kitaplar ve daha bir sürü şey :)

2013 bitmeden yaşar kemal okumaya ahdım vardı (ne ayıp; utanıyorum söylemeye, yaşar kemal okumadan bu yaşa kadar nasıl geldin sen ezgi? ah ah, ne söylediler hem de ortaokulda, lisede; dinlemedik nedense...). 
hatırlarsanız sahaf festivalinde "ince memed"'i almıştım. ve fakat araya leyla erbil girdi. sonra da tam "ince memed"e başlayacaktım ki, yky kültür'ün bir etkinliğinden haberdar oldum. dedim "önce tek kanatlı bir kuş'u okuyayım". derken salı akşamı oturup "tek kanatlı bir kuş"u okudum, çarşamba akşamı da nebil özgentürk'ten yaşar kemal'i ve -1970'lerde yazılan ama henüz basılan- son kitabını dinledim. çok güzeldi. kitabın güzel bir değerlendirmesini de şuradan okuyabilirsiniz.


şimdi, bu yıl bitmeden okumak istediğim kitaplarım; ince memed, kinyas ve kayra, gizli ajans ve ali ile ramazan.
elimde dağ dağ kitaplar mevcut olmasına rağmen, bir yandan da kitapçıları ziyaret etmeye devam ediyorum. son ziyaretimde dikkatimi çeken yeni çıkan kitaplar:




bir de, oldum bittim hastasıyım ben bu dünyaların... her kırtasiye gezişimde eller, döndürürüm.


çok sevdiğim arizona dream'de geçiyordu; kadın adama küçük bir dünya maketi hediye ediyordu ve ona şöyle diyordu:
"çünkü dünya senin olmalı"...
doğum günüm yaklaşırken hediye düşünenlere de benden jest olsun bu ;)

bu arada, dikkatimi çeken kitaplardan biri de "dokunma dersleri"ydi, ve fakat ben öykü sevmem. o nedenle de listeme almamıştım.


ancak, şimdi baktım da, yky kültür'ün bir sonraki etkinliği bu kitapla ilgili. bu bir işaret mi, ne dersiniz? ;)

Salı, Ekim 29, 2013

cumhuriyetimizin 90. yılı kutlu olsun!

öyle yoğun kutuplaşmaların yaşandığı bir dönemde ki bu coğrafya, biri çıkıp "kemalist", "ulusalcı" olarak itham edecek diye atatürk'ü anmaktan, takdir etmekten çekinir olduk.


ne kemalistim ne ulusalcıyım efendim; 
ama, dönemine göre son derece ileri görüşlü olan ve bu toprakları içinde bulunduğu çöküşten çıkararak, her şeyden önce bağımsızlığını kazanmasına önderlik eden ve pek çok boyutuyla çok daha ileriye taşıyan mustafa kemal atatürk'ü her zaman saygıyla anıyorum.
ek olarak, "eleştirilemez" bulmuyorum elbette, ama konjonktürden bağımsız biçimde eleştirilmesini doğru bulmuyorum.


Pazartesi, Ekim 28, 2013

leyla erbil'e öykünerek (ne haddime!!!) bilinç akışlı yazı (naçizane)...

büyüdüğümü anladığım anlardan biri de, hafta sonları planımın olmayışına sevindiğimi fark ettiğim anlardır:)
2-3 yıl önce öyle miydi ya? aman allah'ım her hafta sonu için yoğunluk ötesi programlarım olurdu, hasbelkader yoksa da olmaması rahatsız ederdi, hemen bir plan yapmaya çalışırdım. 
şimdilerdeyse "ohh bu cumartesi pazar  hiçbir şey yok, geç uyanabilirim, saatlerce kahvaltı- gazete keyfi yapabilirim, akşam üstü canım isterse dışarı çıkarım sinemaya giderim" şeklinde düşünüyorum.
hele de böyle hafta sonu üstü 1,5 gün tatil olacaktı da ben onu hemen 4 güne bağlayıp, ne bileyim mudanya'ya, mürefte'ye, maşukiye'ye gitme planları yapmayacaktım! görülecek şey değildi:)

ama bu tatilde mesela hiiiç öyle olmadı. ben gayet "oooh dinlenmek için uzun zaman oldu" modunda dolanıyorum, bu durumdan çok da mutluyum:)
hayat yormuş sanırım beni biraz, ya da istanbul belki de... bir de gerçekten o "saldırırcasına yaşamak" arzusu yok sanki artık. aşk gibiydi belki istanbul başta, şimdi sevgiye dönüştü. böyle bir cümle sarf ettim, oysa klişeleri de hiç sevmezdim... gerçi klişe sevmemek de bir klişe artık... epimenides'in "tüm girirtliler yalancıdır" önermesi gibi bir şey...



belki de ölüm kaygım azalıyordur, zira, "saldırırcasına yaşam arzusu" ölüm korkusuna gönderme yapar bence...
velhasıl sakinleşiyorsam da büyüyorumdur belki de...

tabi, bu dönemde zamanın çoğu evde geçince  "blue jasmin"i hala izleyememiş oldum, ona yanıyorum... bu haftaki filmlerden de black uyarlaması "benim dünyam"ı da izlemek istiyorum, bir de arada kalan'ı ve başka söze gerek yok'u. bir yandan da istanbul'a başka sinema harikası geliyor, takip etmeli!

büyüdüğümü anladığım bir başka olay daha cereyan ediyor aslında bu ara hayatımda. kültürümüzde evliliğe atılacak ilk adımın toplum nezdinde göstergesi olan "isteme-yüzük takma" hadisesine giriyoruz. 
korkmayın, minicik bir tören olacak, sonraki aşama da direkt nikah, allah'ın izniyle;)



ülke gündemine gelince odtü'de gençler hırpalanmaya devam edilirken, bir de ethem'in duruşması vardı bugün, içim yana yana izledim yine haberleri...

haa marmaray var bir de! teknik kısımdan o kadar anlamam da, bir reklamlar gerçekten baydı, ki ben hafiften klostrofobik insanım, bir kere rahmi koç sanayi müzesi'nde denizaltına binmiştim de 5 dakika zor durabilmiştim, bu nedenle binebileceğmi sanmıyorum. bir de güven zedeleyen 2004 pamukova hızlı tren faciası var elbette. dilerim kimsenin kılına zarar verecek bir proje olmasın...

bugün çok severek dinlediğim ahmet kaya'nın doğumgünü ve o bugün gecikmiş bir ödülün sahibi oldu. "birilerinin değerinin ölünce anlaşılması" da bir klişeydi değil mi yalnızvegüzelülkemde... 
pek çoğumuz gibi pek çok şarkısı var pek çok sevdiğim... bana sorarsanız "pek çok" bitişik yazılmalıdır...

bugün için bunu seçtim:

"ne sen leylasın/ ne ben mecnun

kederli bir akşam/ içmişiz sarhoşuz hepsi bu..."




rock müzik üstadı lou reed ölmüş bir de, onu da analım:


                                                   sevgiyle kalalım...

Perşembe, Ekim 24, 2013

leyla erbil-kalan

bayram tatilinde bir cadı masalı' şipşak bitirip kalan almıştım hatırlarsanız.
leyla erbil, okumamış olduğum için hayıflandığım değerli türk yazarlardandı bir süredir. 
nereden başlasam, neyi okusam kararsızlığını yaşarken, yakın zamanda oluşturduğumuz "okuma grubu"mda "kalan"ı okuma fikri çıkınca başlama noktamı bulmuş oldum.


bir haftada okudum kitabı, ama, aslında akıp giderdi bir gecede... 
bense sindirerek, pek çok sayfanın defalarca üstünden geçerek okumayı tercih ettim. gerçek bir edebiyat hazzı yaşattı zira bana. 

belki kimilerine karışık gelebilir ama bilinçakışı yöntemini çok seviyorum ben. çağrışımları severim... gündelik hayatımda da zihnimin bir yerden başlayıp bambaşka bir düşünceye atlamasını gülümseyerek karşılarım hep...


leyla erbil'in bu romanını 80 yaşındayken yazmış olması, ekstra etkileyici bence.

bu arada, ben çok beğendiği şeyleri pek iyi anlatamayanlardanım sanırım. ama sizi duygularıma tercüman olan iki anlatımla başbaşa bırakabilirim;)

Perşembe, Ekim 17, 2013

her şeyden biraz kalır- turgut uyar

'insan en çok sabahları arar sevdiği kadını'
diyor birileri, katılıyorum o sabahlara
öğleler kaba yaşanır, kalındır
akşamüstleri ince hüzünlü
çiçekler alınıp verilebilir
sabahtır yalnızlık
nasıl sabah nasıl yalnızlık
ve şiirsel hiçbir yanı yok sayılır
var mıdır, vardır
vardır, ama çiçeklerle değil
kendi başına
zımpara taşı gibi acımasız.

(...)


'her şeyden biraz kalır' 

diyor birileri, çoğulluk haklılıktır
kavanozda biraz kahve
kutuda biraz ekmek
insanda biraz acı
insanda biraz mutluluk.
ama en geçerli söz
'insan en çok sabahları arar sevdiği kadını'
türkiye'de ve dünyada.

Çarşamba, Ekim 16, 2013

charlotte gainsbourg- in the end

teeee the science of sleep'te karizması ile dikkatimi celbeden işbu hatunu sonrasında pekçok kere izlemiş ve takdir etmiş idim.
bugün de öğrendim ki -türkiye'de vizyona girip girmeyeceği meçhul olan- yeni bir filmi var imiş (bknz:nymphomaniac). 
yine kafası değişik yönetmen lars von trier'in çalışması hem de. 
film epey uzun ve oldukça erotik olsa da, burada da vizyona girmesini isteriz elbette...

şimdilik, babası misali çirkin ama çok çekici olan charlotte'nun güzel şarkılarından birini paylaşmakla yetinelim:


bu arada pür yakışıklı adamları değil de, serge gainsbourg misali arıza adamları beğenen kaç kişiyiz? 

bayram tatili- izmir

zaman geçtikçe istanbul'a bağlanıyorum, 2 günü aşan uzaklaşmalarda zorlanıyorum esasen.
buna rağmen, çok güzel elbette izmir'de ve tatilde olmak.
blogumu eskiden beri okuyanlar izmir- istanbul sevdası noktasında geçirdiğim dönüşüme tanıktırlar.
ne ara kendimi bunca ait hissettim istanbul'a, ayrılmakta bunca zorlandım bilmiyorum.
bir de şu var aslında, istanbul'u izmir'i yaşadığımdan daha fazla yaşıyorum ben.
izmir'de iken belki de aile yanında olduğumdan çok fazla gezme, keşfetme faaliyetlerim olmuyordu. 
hala bilmediğim pek çok yeri var izmir'in. 
oysa, istanbul öyle mi ya? 
5. yılım istanbul'da; ilk zamanlarki kadar abartılı gezmesem de, hala sürekli turist merakında yaşıyorum istanbul'da...

velhasıl, istanbul hayatsa, coşkuysa, yaşam telaşıysa; izmir, koşturmadan uzaklaşıp dinlenmek, huzur bulmak ve demlenmek demek artık...


serde egelilik var; deniz, balık, rakı olmadan da olmaz elbet:)

(balıklıova- garip'in yeri)

kurban bayramına gelince, asıl düşüncem şu olsa da




yine de kurban verilir allah'a (elbette çağa uygun biçimde!!!) .

zira, bana kalırsa, dini yaşayış biçimi, inançtan ziyade gelenekseldir; nasıl gördüysen öyledir yani...

Pazartesi, Ekim 14, 2013

ahh kalbim...


"...
uzanıp sereserpe
salkım söğüt perde
sevişmek dört nala
bu yasak seferde...
ahh kalbim ahh kalbim
sen benim yegane efendimsin
ahh kalbim ahh kalbim
kağıdım kalemim defterimsin
..."

Pazar, Ekim 13, 2013

bilginize...




                                         bay                       bayan
                                         bey                       hanım
                                         beyefendi              hanımefendi
                                         oğlan                    kız
                                         erkek                    dişi
                                         adam                    kadın
                                         koca                     karı

Cumartesi, Ekim 12, 2013

leyla navaro- bir cadı masalı- kızgınlık, güç ve cinsel roller üzerine

geçtiğimiz hafta sonu, çok ayrıntılı olamasa da sahaf festivalini gezme fırsatım oldu.
aradığım, bulması güç olan pek çok kitap vardı aslında; ama, maalesef standlarda bulamadım onları. sanırım satma ihtimali yüksek kitaplardan ziyade, elden çıkarması güç olan kitapları getirmişlerdi ağırlıklı olarak...
ben de yaşar kemal- ince memed 1 ile leyla navaro- bir cadı masalı'nı alabildim sadece.
ince memed serisinin 4 kitabını da okumak hayalim vardı 2013 bitmeden ama; yıl dönmeden  sadece ilkini okuyabilmiş olacağım gibi görünüyor...

leyla navaro'yla haset ve rekabet ile tanışmış ve dilini, anlatımını çok sevmiştim. yakın zamanda da gerçekten beni duyuyor musun'u almıştım, ara ara karıştırıyorum onu, ama henüz okuyamadım.



sahaf festivalinde, daha önceden listeme almış olduğum bir cadı masalı'nı görünce hemen aldım. 
akıcı anlatım sayesinde hızlıca okudum kitabı. psikoloji alanında okuyan/ çalışanlar kadar, alan dışından olanların da keyifle okuyabileceğini düşündüğüm bir kitap.
naçizane tavsiye ederim;)

günün şarkısı:
loving strangers- russian red




Perşembe, Ekim 10, 2013

daha medeni bir yerde yaşamayı hak etmiyor muyuz?

çok sevdiğimiz, dinleye dinleye sıkılmadığımız, dönem dönem geri dönüp dinlediğimiz şarkılar, şarkıcılar, albümler vardır... ben de bu ara yine zuhal olcay'ın başucu şarkıları dönemimdeyim. iki albümü de pek başarılı bulmakla birlikte, ikincideki şarkıları çok daha fazla seviyorum. adım kadın, sana doğru, unutulur, pervane, sus duymasın, ben varım...
iki gündür de dilimde adım kadın yine.


"adem'in yediği elma/ hep benden mi sorulur
çünkü adım kadın/ kadınım hükmüm yoktur"

canımı fena halde yakıyor bu dizeler...
erkek egemen kültürün bunca baskın olduğu bir toplumda yaşıyor olmaktan nefret ediyorum!
çok çok ağır konular olan tecavüz, çocuk istismarı,  töre cinayetleri, çocuk gelinlere girmeyeceğim. kentli, görece eğitimli ve ekonomik olarak fena durumda olmayan kendim ve kendim gibi kadınların dertlerinden dem vurmakla yetineceğim.

aslında hepimiz her gün tacize uğruyoruz!
metrobüste, sokakta, mahallede...
o kadar kanıksamış durumdayız ki, bu taciz elle ya da çok ağır bir sözle olmadıkça, görmezden, duymazdan gelip geçiyoruz resmen.
ve bu durum artık beni gerçekten çileden çıkarıyor.
geçenlerde bir akşam hayatımdakisevgiliinsan'la buluşmak üzere evden biraz erken çıkıp dolaşa dolaşa giderken rahatsız olup şöyle yazmıştım mesela:
bir kadın olarak alelade bir semtte alelade bir saatte, bir meydanda ya da parkta bir banka oturabilme özgürlüğümü istiyorum... çok şey mi!?
gerçekten, niye bu bu kadar zor?
en fenası da onunla buluştuğum an hiçbir adamın bana rahatsız edici bir biçimde davranamıyor oluşuydu. gerçekten kendimi öyle değersiz hissettim ki... sadece yanında bir adam varsa taciz edilmeyen ama yalnızken tacizi hak eden bir bireydim ben onların gözünde...

toplum olarak temel sıkıntımız "ahlak gelişimindeki güdüklüğümüz" bence.
ahlak, öyle "büyük adam"ların sandığı gibi herkesin bir an önce evlenip aile kurması ve muhafazakar bir hayat sürmesiyle olmuyor zira. herkes için iyi olanı istemekle oluyor mesela, adil olmakla, haksız kazanç sağlamamakla oluyor, insan ilişkileri ve toplumsal yaşam içerisinde saygıyı düstur edinmekle oluyor!

merak eden lütfen baksın kohlberg'e; ben çok kısa bir biçimde bahsedeceğim.
6 düzeye ayırır kohlberg bireylerdeki ahlak gelişimini:

1.itaat ceza eğilimi
2.saf çıkarcı eğilim
3. iyi çocuk eğilimi
4. kanun ve düzen eğilimi
5. sosyal anlaşmalara ve yasalara uyma eğilimi
6. evrensel ahlak ilkelerine uyma eğilimi

bence biz toplum olarak büyük oranda 1. düzeydeyiz maalesef. yani sadece ceza varsa kurala uyma, doğru olanı yapma eğilimindeyiz; aksi durumda işimize geldiği gibi davranmayı tercih ediyoruz. yani kuralları ve doğruları "içselleştirememiş" durumdayız.

hal böyle olunca, aslında sadece kadın olarak değil, herkes için yaşamak zor bu topraklarda... 
peki biz neden medenileşemiyoruz?pek çok defa yazdım, korna sesinin olmadığı şehirler var mesela!
ya da trafik kurallarının tıkır tıkır işlediği, ya da tramvayda sokakta bira içilmesinin aşırı karşılanmadığı ve asla da olay çıkmayan şehirler var! 
parklarda kızlı erkekli (!) sere serpe kitap okunabilen şehirler var... 
insanların ne desen patlamadığı, birbirine saygılı davrandığı, bir adam düştüğünde mesela bir kadının gidip kaldırabildiği "iyi misiniz?" diyebildiği...

hepimizin daha medeni, daha güvenli ve daha müreffeh yaşamlara ihtiyacı yok mu sizce de?