Perşembe, Şubat 27, 2014

yine de güzel şeyler de var burada... şiirler mesela...

sığınak
Kaçıp sana saklanıyorum akşam oldu mu
Sana dokununca mı denizleniyor masa
Senin avcıların mı çok hayvanları kovalayan
Sıkıntımın ormanında?

Üç beş günümüz var şuracığında
Nice oyuncağımızı kırdılar
Biz de güzel çocuklardık bahçelerde
Sularda alabalık

Azla avunmaya alıştık
Ne yapalım paramız yoksa
Şarabımız bitince yağmura çıkarız
Kim güzelleşmiyor öpüşünce.

***

insanın gurbetleri içinde
(...)
vahşet vahşetle açıklanmalı.
tazeyken yanık et kokusu
kılınabilir mi beş vakit namaz?
hangi kösnü, hangi düş, hangi dua
unutturabilir toplu mezarları?
(...)
ahmet oktay

yerel seçim yaklaşırken...

iyiden iyiye nefret ediyorum siyasetten. tek bir tane vatana millete faydalı olmak için bu işe giren insan olduğuna inanmıyorum...
dersanelerin kapatılmasına yönelik adımla başlayan, 17 aralıkla, "tape"lerle iyice rezil bir hal alan haberleri tiksinti duyarak izliyorum (evet çok öfkeliyim).

(tape çıktı da kime çıktı? bilen zaten biliyordu medya üstündeki baskıyı da, usulsüzleri de... inanmayan/ inanmak istemeyen de yine görmezden geliyor.) 

ses kaydına karşı olanlar kalkıp şimdi bunu siyasi malzeme yapıyor, vakti zamanında onlarca insanı ses kayıtlarıyla içeri alanlar da ucu kendine dokununca "kişisel hak özgürlükler"den dem vuruyor. nasıl bunca "ben" odaklı olunabiliyor... nasıl sadece kendi hak ve özgürlüklerini önemseyebiliyor insanlar... hem de bu insanlar alelade insanlar da değil, toplumun tamamının yönetilmesi, korunması konusunda yükümlülük üstlenmiş siyasetçiler bunlar...
her kesimin hakkını savunabilen bir siyasi sistem neden bu kadar zor? 
kendi gibi olmayana tahammül neden bu kadar zor? 
neden en basit özgürlükler bile (anadilde konuşmak, dini inancı gereği örtünmek, saat 10dan sonra da alkollü içki satın alabilmek...) mesele haline geliyor? 
neden zenginler daha da zenginleşmeye bir türlü doyamıyor?

hep söylüyorum daha müreffeh bir yaşamı hak etmiyor muyuz diye.... etmiyor muyuz sizce de... 
(bknz: http://pinkket.blogspot.com.tr/2013/10/cok-sevdigimiz-dinleye-dinleye.html)

Pazar, Şubat 23, 2014

son zamanlarda gezmeler

biliyorsunuz, eskisi kadar gezmiyorum artık. hafta sonlarının ille de koşturmalı ve yeni yerler görmeli değil de zaman zaman da evde zaman geçirmeli ve dinlenmeli bir yaşam dilimi olması gerektiğini öğrendim.
e malum 30a da dayandık, enerjimiz eskisi kadar çok değil, biraz fazla içince ya da uyku düzenimiz bozulunca ertesi sabah vücudumuz ağrıyor artık:)
yine de enerjim ve zamanım yettiğince, güzel istanbul'daki etkinlikleri ve yeni açılan mekanları takip etmeye çalışıyorum. bakalım neler yapmışız son zamanlarda:

mano burger galatasaray şubesi
uzun zamandır mano burger müdavimiyim. ama hep asmalı mecsit şubesine gidiyordum. geçenlerde galatasaray şubesi'ne gittim ve burayı daha çok beğendim. daha ferah ve dekorasyonu daha güzel.

eskici nostalji (nevizade)
izmir'den gelen arkadaşlarımızla eğlenmek üzere gittik bir iki ay önce. ilk gidişimdi. normalde sıkışık ve karanlık mekanları sevmesem de çalan çocukluğumuzun müzikleri eşliğinde epey bir eğlendim.


neoclassic:
bir cuma akşamı bu kalabalıkta nasıl yer bulup bir yerlerde oturacağız diye düşüne düşüne istiklal'i aşağı yukarı turlarken, bir şarkı duydum birden. travis'in özel bir anlamı vardı, bu bir işaret olmalıydı... kaldırıp kafamı mekana baktım, tarihi bir binaydı... e o zaman durduğumuz hataydı:) yıllardır önünden defalarca geçip gittiğimiz (çiçek pasajı karşısı) o tarihi binaya girdik ve neoclassic'e girdik, romantik bir dekorasyona sahip bu mekanı çok sevdik.


beykoz dilruba kahvesi ve kanlıca
bir ay önce ablamlar sürpriz bir biçimde haftasonu için ziyaretime geldiler. ve sakin sessiz beykoz'a gittik. benim ilk gidişimdi ve hayran kaldık. dilruba kır bahçesi'nde kahvaltımızı yaptık ve sonrasında kanlıca'da kahvemizi içtik.doğanın içinde huzur bulmak isteyenlere önerilir!





maalesef yeterli zamanımız olmadığından, yuşa tepesi ve anadolu kavağı bir başka sefere kaldı.

pierre loti
ablamlar beykoz'dan izmir'e dönmek üzere yola çıkınca, biz de en yakın arkadaşlarımızla buluşmak üzere eyüp'e gittik. çok sevdiğimiz pierre loti'ye çıkıp güzel manzara eşliğinde simit çay muhabbet üçlüsü ile keyifli bir akşam geçirdik.



hard rock cafe
yakın zamanda bir süre amerika'da yaşamış olan canım arkadaşımın önerisiyle gittik hard rock cafe'ye. beni en çok çeken :) çalışanların ve müşterilerin niteliği oldu;) özellikle kalabalık grup olarak gidildiğinde çok eğlenilebilecek nezih ve konseptini sevdiğim bir mekan. 

tonton baba
ben çocukluğumdan beri tam bir sucuk canavarıyım! bu nedenle dışarıda bir şey yiyeceğim zaman mümkünse sucuk ekmek tercih ederim. ve neden yaygın değil diye hep üzülürüm. mesela kabataş'ta ne güzel vardı, o da yok artık:( neyse ki tonton baba var! ben de ara ara florya ve bakırköy şubelerine uğrayıp keyifle  sucuk ekmeğimi yiyorum.

jolly joker
istanbul'da beşinci yılım ve ben ilk defa gittim jolly joker'e. aslında bu tarz yerlerden sadece birkaç tanesine gittim zaten (ghetto, hayal kahvesi, iksv). zira kalabalık, sıkışık, karanlık ve gürültülü mekanlardan hoşlanmıyorum. oturup rahatça sohbet edebildiğim ve fonda güzel şarkılar dinleyebileceğim mekanları tercih ediyorum bu nedenle. sevdiğim sanatçıları canlı olarak dinlemek içinse açık hava konserlerine gidiyorum.


beylikdüzü kuğulu park
özel yeteneklilerle ilgili bir seminer vermek üzere geçtiğimiz haftalarda beylikdüzü kültür merkezi'nde bulundum. öğle arasında pek çok kişiden methini duyduğum kuğulu park'a oturdum ve bu övgüleri hak ettiğini gördüm. 



bir de kuğulu park'a giderken bu parktan geçiliyor.


ben hayran kaldım ve bir beylikdüzü aşığı olan hayatımdakisevgiliinsan'a hak verdim. refah düzeyinin diğer semtlere göre oldukça yüksek olduğunu düşündüm beylikdüzü'nün. geniş alanlar var bir kere. kadınlar sabah yürüyüş yapabiliyor, koşabiliyor, bisiklete binebiliyor. ki bunlar benim beş yıldır bahçelievler'de hasret kaldığım aktiviteler... ve yine çoğu semte göre oldukça güvenli görünüyor; ki güvenlik de çok önemsediğim ihtiyaçlarımdan biri.

erdem beyazıt kültür merkezi
sevgililer günü'nde anjelika akbar'ı dinlemek üzere gittik. güzel bir salon. anjelika akbar'sa çok zarif, çok naif, çok hoş! 

santral istanbul-bilgi üniversitesi
geçtiğimiz haftaiçi klinik psikoloji bölümünün düzenlediği bir konferansa katılmak üzere gittim. iki ay kadar önce ilk defa gitmiştim bilgi üniversitesi kampüsüne ve çok beğenmiştim. o nedenle bu konferanstan da haberdar olunca "eğitim bahane kampüs şahane" diyerek koşa koşa gittim. 
elektrik müzesindeki kızılötesi kamerada çekildiğimiz fotoğraflar ne kada da ilginç bi o kada değişik değil mi:)


karaköy güllüoğlu
dün akşam bir arkadaşımızın doğum gününü kutlamak fosil'e gittik, öncesinde de hayatımdakisevgiliinsan için güllüoğlu'na uğradık. karaköy'deki güllüoğlu diğer semtlerdeki hepsinden bağımsız ve en çok beğenilen güllüoğlu. ben baklava yemiyorum, o nedenle bilemeyeceğim, ama sadece 2 lira olan çayı çok lezzetliydi. onun dışında self servis olayını seviyorum, masaların yerlerin ve dekorasyonun geleneksel ama sade oluşu da hoşuma gitti.

karaköy fosil
duymuşsunuzdur, galata- karaköy bölgesi yeni asmalımescit olma yolunda. yeni tiyatro sahneleri kuruluyor, barlar, eğlence mekanları açılıyor. yakın zamanda açılan mekanlardan biri de fosil.10-10,5 a kadar yemek için gidiliyor ve rezervasyon şart, 10,5tan sonra yemek yok, müzik ve dans var, biz erkenden orada olduğumuz için hızlıca girdik ama daha geç saatte gelen arkadaşlarımızı epey bir kuyrukta beklemek durumunda kaldılar.
mekanın manzarası çok güzel. karşıda topkapı sarayı, solda boğaziçi köprüsü, sağda beyazıt! bir akşam üstü akşam yemeği için gitmek çok keyifli olur diye düşünüyorum. ancak yukarıda da dediğim gibi, ben öyle rahat hareket edilemeyen ve bağır bağır müzik olan mekanları sevemedim gitti. hele bir de yaş biraz ilerleyip çalan yabancı müzikleri de tanımaz olunca...(allah'ım barda kabak gibi sırıtan orta yaşlı mı oldum ben:))
bir de ilk defa sakız likörü içtim ben dün akşam. böyle bir lezzet yok! damla sakızı aromasını çok seven biri olarak nasıl bunca yıl kaçırmışım anlamadım ama bundan sonra müptelası olacağım kesin! mesela türk kahvesinin yanında!!! muhakkak tavsiye olunur efendim. afiyet olsun:)

Cumartesi, Şubat 22, 2014

itirazın iki şartı- nevzat çelik

çok olmadığımız kesin 
çok olan tarafta değiliz 
çok olan tarafta olmayacağız 
türkiye'de kürt olacağız 
kürtlerde ermeni 
ermenilerde süryani 
gidip almanya'da türk olacağız 
hollanda'da surinamlı 
fransa'da cezayirli 
iran'da azeri 
amerika'da zifiri zenci olacağız 
çoğalan zencide mutlaka kızılderili 
israil'de filistinli 
köpeğin karşısında kedi 
kedinin karşısında kuş olacağız 
kuşun karşısında börtü böcek 
hakemler hep karşı takımı tutacak 
ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı 
çiçeklerden kamelya olacağız 
az kolumuzun tarafında 
solda olacağız 
bu itirazın ilk şartı 

solda da az olacağız 
devrimi çoğaltırken çünkü 
bir başka devrime hızla azalacağız 
bu da itirazın ikinci şartı.

Pazartesi, Şubat 17, 2014

dünya kedi günü

tamam, 
canlıları güzel çirkin diye ayırmak ve ona göre sevmek/değer vermek doğru değil;
ama, kedilerin de hakkını vermeliyiz sanırım:)

kedi, dünyanın en estetik hayvanı.net !
şahitlerim var:








Cumartesi, Şubat 15, 2014

siz gerçekler ortaya çıkmaz mı sandınız?


"muhyiddin ne der:

hak kadir/ görünür her şeyde hazır/ 

insan nedir şimdi bildim"


geçtiğimiz günlerde paylaştığım o güzel dizeler nasıl da habercisi gibi olmuş bugünlerde yaşadıklarımızın... 13 şubat perşembe günü, "gezi direnişi sırasındaki, akp belediye başkanının gelinine başörtüsünden ötürü gerçekleşen sözde kabataş tacizi" görüntüleri sızdı(rıldı) medyaya bildiğiniz üzere...

beni bu olayda en çok rahatsız eden nokta "medyanın gücü" ve halk olarak bizim oynanan tiyatrolar karşısındaki bunca acz halimiz... yani, neden şimdi izleyebiliyoruz mesela bu görüntüleri, yani eğer akp şu an belli gruplarla arayı bozmamış olsaydı, affedersiniz ama biz n.h izliyor olurduk bu görüntüleri... böylesine dürüstlükten uzak medya organları... her şey işlerine geldiği gibi... her şey biliniyor ama bilgiler halka istenilen zamanda istenildiği kadar istenildiği gibi veriliyor... yalan yanlış bilgiler hızla yayılıyor...

bu sözde taciz hadisesi, en başından sürreal olduğu bas bas bağıran bir yalandı bana kalırsa... bu görüntülere hiç gerek yoktu arif olan için... gezi direnişinin temiz insanlarını karalama çabasıydı sadece... peki "dear prime minister" inanmış mıydı ülkesinde böyle bir olayın gerçekleşebilmiş olduğuna? inanmadıysa yalan olduğunu bile bile meydanlardan bağırmış mıydı yani? halkı kışkırtmaya bunca muktedir olduğunu bile bile hem de? bunu istemiş olabilir miydi? halkının bölünerek birbirine düşman olmasını... "nasıl" diyorum, "neden" diyorum? ama sonra hatırlıyorum, aynı "dear prime minister" "%50'yi evde zor tutuyorum" diyerek gençleri galeyana getirmiş ve o gençler de kasımpaşa'da satırlarını alarak sokağa dökülmüştü... ya da "camide içki içtiler" yalanı ile gezi direnişçileri toplumun nezdinde itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştı... ya da 31 mayıs'ta izmir'de polisin rasgele dayağı karşısında "dear prime minister"ın 21 yaşındaki başörtüsüz bacısı feci şekilde darp edilmişti de, hiç savunası gelmemişti onu...



velhasıl, düşünüyorum da, nasıl bunca alçalabiliyor bu insanlar? para, mevki her ne haltsa, nasıl bunca başlarını döndürebiliyor insanların da; onları bunca şeref yoksunu, vicdan yoksunu, ahlak yoksunu yapabiliyor...

inönü'nün sözüne katılmamak mümkün değil:
"bir ülkede ahlaklılar da ahlaksızlar kadar cesur olmalıdır."

Perşembe, Şubat 13, 2014

90'larda çocuk olmak

o son şanslı nesildenim ben! pek çok şeyin daha özel ve değerli olduğu son zamanlardan...
ama en çok da şarkılar şahaneydi!
örneğin sertab erener. hala severim ama ilk dönemlerinin albümleri çok başkadır. en sevdiğim iki şarkısını paylaşmak istiyorum sizlerle.
biri efsane "lal" albümünden (1994-ikinci albümü) en sevdiğim şarkı "masal":



diğeri de "sertab gibi" albümünden (1997-üçüncü albüm) en sevdiğim şarkı "seyrüsefer":


o güzel zamanları hatırlayarak dinleyiniz.


Çarşamba, Şubat 12, 2014

14 kubat ;)

malumunuz -bana göre- hiç anlamı olmayan o "özel" gün yaklaşıyor. her yeri kırmızılar, kalpler sardı; kampanyalar aldı yürüdü.

kubat da bu günü tiye alan çok güzel şarkı yapmış:



velhasıl, aşık olana her gün sevgililer günü, sayın seyirciler;)

Salı, Şubat 11, 2014

yavaş yavaş annebabalarımızın annebabası olurken biz...

ne zormuş yetişkin olmak... çocuk (bakım alan/idare edilen) rolünden yetişkin (bakım veren/idare eden) rolüne evrilmek... anneyi -ve babası hayatta olan şanslılar için- babayı düşünmek... onlar için endişelenmek...

1 şubat'ta göğüs hastalıklarında randevusu vardı annemin. geçirdiği ağır grip sonunda nefes almakta zorlandığından yönlendirilmişti. göğüs hastalıkları uzmanı koah'dan şüphelenmiş. ben burada yalnız olduğumdan telefonda öğrendim; ilk defa duyuyordum; araştırdım... çok korktum... daha 13 yıl olmuştu babamı -en çok da sigaradan- kaybedeli... nasıl zordu, biliyordum...
tedavisinin devam ettiği 10 gün ruh gibiydim... yazamadım, paylaşamadım... sadece dua ettim ve ağladım...
dün akşam tahlil sonuçları alındı, allah'a çok şükür ki, şu an dermansız bir hastalığı yok. sigara içmediği sürece sağlıklı bir şekilde yaşamına devam edebilir!


ben bunları niye anlattım?
en çok, aranızda sigara kullanan ya da yakınları sigara kullananlar için "n'olur geç olmadan durun/ durdurun!!!" demek için. çünkü insan, sanıyor ki, kendi başına gelmez; sanıyor ki hastalık/ ölüm ondan çok uzak... ama maalesef hepimizin başına gelebilir... gelecek...
bir de şunun için anlattım. biliyorsunuz, polyanna ile aynı köydenmişizcesine yaşam sevinci doluyum ben! ve gerçekten, çok şükür ki, sağlık problemleri hariç hiçbir şey çok da etkilemiyor beni. sağlık problemleri ile karşılaşınca da,  tekrar tekrar ayrımına varıyorum sağlıktan öte hiçbir şeyin değerinin olmadığının...
n'olur siz de farkına varın! 
sağlığınızın kıymetini bilin, onun dışında hallolmayacak hiçbir şey yok, sakın ama sakın canınızı üzmeyin!

Pazartesi, Şubat 10, 2014

insan insan...


allah'ım ne güzellikler var dünyada...
hiçbir zaman tamamını tadamayacak olsak da öyle güzel ki her gün yeni birini keşfetmek...
muhyiddin abdal'ın  içten dizeleri...
fazıl say'ın insanın içi ürperten bestesi...
ve güvenç dağüstün ve cem adrian ve burcu uyar...
hipnotize olurcasına dinleyiniz...

Cumartesi, Şubat 08, 2014

kinyas ve kayra

hakan günday'ı az ile tanımış, kitabından çok etkilenmiş ve diğer kitaplarını da okuyup daha fazla tanımak için istek duymuştum. ilk kitabı olan kinyas ve kayra ile devam edecektim. sonra araya başka kitaplardan girdi ve edindikten 6-7 ay sonra okumaya başlayabildim ancak.aslında 2013'te okumayı planladığım kitapların arasındaydı hatta, ama olmadı... okumayı tamamlamam da 1 aydan fazla vaktimi aldı. şimdi birkaç gün oldu kitap biteli. beni açıkçası biraz zorlayan bir kitap oldu. çok yerinde tespitler ve ilginç hikayeler barındırmasına rağmen kitaptan ancak üçüncü kısımda tat almaya başlayabildim.
bilmiyorum, belki biraz fazla kasvetli oluşundandır...
ben de biraz kasvetliyim bu aralar... çok şükür, hayatımda bazı şeyler çok yolunda ve çok güzel giderken maalesef beklenmedik birtakım olumsuz durumlar da mevcut ve canım sıkkın...


kitabı bitirir bitirmez kalkıp okuyacağım kitapların durduğu bölüme baktım kitaplığımda. belli değildi neyle devam edeceğim bu sefer. ve elim direkt şahbaz'ın harikulade yılı 1979'a gitti. malum yapı kredi yayınlarının kitapları da kapak tasarımları da çekicidir her zaman! bakalım ilk mine söğüt kitabım. korkarım bu da epey kasvetli bir okuma olacak...