Çarşamba, Mart 26, 2014

Pazar, Mart 23, 2014

aysun kayacı sendromu olarak görülmemesi temennisiyle...

tepki çekeceğimi bile bile yazıyorum.
alakam olmadığı halde "tipik chp'li" olarak algılanabileceğimi ve bazı kesimleri kızdırabileceğimi bile bile...
ama yine de diyeyim; niyetim küçümsemek değil, sadece tespit etmek olan biteni, naçizane...

üstün dökmen, akademisyenlerin, uzmanların dinleyici olduğu bir seminerinde fransızlar'ın ünlü "creme creme" tabirini kullanarak "toplum bir pandispanya ise siz de onun kremasısınız"demişti. 
yani seçkin kesim; eğitimli, kendini geliştiren, bilimsel düşünebilen, hoşgörülü, demokratik, laik, özgür düşünen...


bu açıdan bakınca, öyle az ki, "creme creme" kesim bu toplumda...
ve "tayyip'in g.tünün kılıyıkh" diye bağıran teyzeler, amcalar öyle çok ki...
hegel'i anımsıyorum ister istemez...
neden "ass hair" kadar değer görür biçimde yönetildiğimizi bir nebze anlıyorum böylelikle...

Perşembe, Mart 20, 2014

bir sabah öylece çekip giden tüm güzel çocuklara...


"kederi bende kaldı..."



5 yıl önce nazım hikmet kültür merkezi'nde dinlemiştim...
bir fırsat olsa da canlı dinlesem yine metin-kemal kahraman'ı...

Salı, Mart 18, 2014

ne yapmalı ne yazmalı nasıl ifade etmeli içimdeki çığlıkları...

oldum bittim pesimist olmadım ben. hep yaşam sevinci doluyum; öfkelerim, hüzünlerim saman alevi gibi gelip geçici. canım sıkkınsa bile bir bebek görmek ya da bir kedi sevmek, ne bileyim ya da nergis koklamak, yeni çıkmış bir meyveyi görmek gibi basit şeyler sakinleştirir beni, yeniden iyi hissettiriverir kendimi...

ve fakat, son zamanlarda boğulur gibi hissediyorum biraz... 
bu topraklarda olmaktan... 
ilk değil bu topraklarda doğmuş olmaktan bu kadar incinmem... 
zaman zaman hayatımdakisevgiliinsan'la oturup "daha medeni" bir yerde yaşama hayali kuruyoruz. biliyorum, insanın olduğu her yerde kötülük var -en medeni yerlerde bile-, her toplumun tarihi kanlı... 
ama sanki bir süredir burada biraz fazla... 
durup dururken çöküyorum gazete/ televizyon/ internet karşısında...
midem bulanıyor yalandan... 
ve aslında artık daha çok o yalanlara inananlardan...

evet evet, son zamanlarda halkın bu kadar "cahil olması" sinirlerimi alt üst ediyor. (önceden "cahil bırakılması"ydı daha çok kızdıran).
"yahu gerizekalılığın da bir sınırı var" diyorum!
biliyorum alternatifsiz herkes, biliyorum iktidar haricinde de güvenilebilecek bir siyasal oluşum yok. 
tamam, benim için de yok, ama körün gözü gibi hiçbirine bağlanmıyorum zaten ben de. 
zorunluluktan oy veriyorum her seferinde ve bu mağduriyetimi dile getiriyorum. 

peki iktidarın her dediğini, her yaptığını doğru bulanlar nasıl ve neden savunabiliyor iktidarı? 
iki yol yapılması mı bu kadar mest ediyor bu insanları? devlet görevini yapıyor bizim paralarımızla, takdire şayan bir şey yapmıyor yani, yanlış anlaşılmasın!

daha ne olması gerek uyanış için! 
bu kadar kendini kaybetmişlik, bu kadar rüşvet, bu kadar yolsuzluk, halkı hiçe sayma...

çok affedersiniz, ama "deveyi diken, insanı ..." dememişler boşuna ve "durmak yok/ soyulmaya devam" diyecek sanırım halkım.
"yiyor ama çalışıyor" mantığındakilere şunu söylemek istiyorum, "lütfen devletinizde yaptığınız gibikendi iş yerinizde de yiyen ama çalışanları işe alın! kısa sürede küçük bir türkiye örneklemi görmenizi dilerim iş yerinizde! hani sürekli büyüyen!"

dedim ya pesimistliğim kısa sürer benim... 
bakıyorum ölüleri ayrıştırıyor siyaset "senin ölün benim ölüm" diye... 
gencecik çocukların cansız bedenleri üzerinden rant sağlamaya çalışıyor... 
"nasıl bir şuursuzsunuz siz, bu kadarını nasıl yaparsınız koltuk sarhoşları" diye bağırasım geliyor...
sonra iki baba çıkıyor, konuşuyor... 
acılı iki baba... 
nasıl sağduyulu, nasıl insani...
yeniden bu topraklara bağlıyor beni...



Salı, Mart 11, 2014

bugün ne desek az...

"öyle bir ölsem
öyle bir ölsem ki çocuklar
size hiç ölüm kalmasa..."
aziz nesin 



ben berkin elvan.
15 yaşındayım.
14 yaşındayken, ülkemde, protesto haklarını kullanan vatandaşlar ağır şiddetle bastırılmaya çalışıldı.
insanların protesto ettikleri, istanbul'un en güzel semtlerinden birindeki parkın yıkılıp yerine cami/ kışla/ avm yapılmak istenmesiydi.
şiddet aylarca hiç durmadı.
dayak, gözaltı, biber gazı, tazyikli su, kimyasallı su, plastik mermi...
ülkemin başbabakanından emir alan polisler bu insanların sindirmek için her yolu denedi.
ülke genelinde binlerce insan yaralandı, onlarca insan gözünü kaybetti, 7 insan hayatını kaybetti...
en son da ben, bugün...
269 gün sonra...
beni unutmayın...
mücadeleyi bırakmayın...

Pazar, Mart 09, 2014

telefonlarınıza göz kulak olun a dostlar!

çünkü hala telefon yankesiciliği diye bir şey var-mış! 
cep telefonlarının ilk çıktığı dönem pek bir yaygındı da uzun zamandır duymuyordum kapkaç hadisesi...

dün akşam zincirlikuyu metrobüs durağında delicesine bağlı olduğum çok ama çok sevdiğim hayatımdaksevgiliinsan'ın hediyesi olan ve alınalı daha bir yıl bile olmamış olan telefonum çalındı montumun cebinden:(

yol boyu ağladım. o kadar berbat bir duygu ki. benim onca değer verdiğim, içinde anılarımı tuttuğum, artık elim kolum bilgisayarım oyuncağım pek çok şeyim olan özel bir eşyamın pis bir adamın elinde olması... çok rahatsız edici...
neyse yavaş yavaş sakinleştim sonra, yapacak bir şey yok zira. gitti, geri geleceğine de hiç inanmıyorum...
bir süre eski telefonumla idare edeceğim mecburen. ve sonra yine güzel bir telefonum olursa çok daha dikkatli olacağım bu sefer...
***
ehh dediğim gibi, yapacak bir şey yok... hayat devam ediyor...
bu sabah hemen arkadaşlarımla kahvaltıya gittim mesela.
hava buz gibi iki gündür istanbul'da, o nedenle yakın ve kapalı bir yer tercih ettik. incirli dilek'e gittik. 
dilek, akşam yemekleri için sıklıkla tercih ettiğim bir yer olmasına rağmen, kahvaltısını ilk defa denedim.
açık büfe kahvaltı 25 lira (hafta sonu fiyatı).14:00'e kadar servise açık. hem çeşit fazla hem de  ürünler oldukça taze ve lezzetli. çeşit çeşit peynir, zeytin, reçel, bal, yumurta gibi temel  kahvaltılıkların yanı sıra; pek çok pasta, tatlı, börek, poaça, unlu mamül, meze, zeytinyağlı, meyve... de mevcut. masalara termosla çay geliyor ve bittikçe yenileniyor.
saatlerce rahat rahat oturup sohbet edilebiliyor. kısacası ben oldukça memnun kaldım, sizlere de öneririm;)

Pazartesi, Mart 03, 2014

kurmacasız bir yaşam- vüsat o. bener

"kinyas ve kayra" bittikten sonra "şahbaz'ın harikulade yılı"na başlamıştım ve gayet güzel gidiyordu.


 derken -biliyorsunuz yky kültür'ün etkinliklerini takip ediyorum, elimden geldiğince- baktım ki, şubatın son haftası "bir yazarın gayrıresmi portresi"nde vüsat o. bener var. ona gitmeye karar verdik arkadaşlarımızla. eee "okumadan gitmek olmaz" dedik. sağ olsun iş yerimden yakın arkadaşım hediye etti bana kitabı. bir çırpıda okudum ben de. 


"kurmacasız bir yaşam"ın yazarı değil aslında vüsat o bener (zaten 2005 yılında vefat ediyor yazar, kitapsa bu yıl çıktı). 1995 yılında, kendisi gibi yazar olan kardeşi erhan bener ile sohbetinin kaydının yazıya dökülmüş hali bu kitap. oldukça sürükleyici bir sohbet. 20li yıllardan 90'lı yıllara uzanan çok şey görüp geçirmiş, ülkenin pek çok değişim ve dönüm noktalarına tanıklık etmiş bir yaşam öyküsü bir yandan da...
biyografi/ söyleşi/ anı tarzını sevenler için güzel bir okuma olabilir;)

hafta sonu izmir'deydim. bu sefer bilin bakalım ne için?;)
gelinlik!!! 
düğün hazırlıklarında bir maddeyi daha tıklamış bulunuyorum yani şu an!


velhasıl, izmir'e gitmişken, ablamın kitaplığına göz atmamak olmazdı. valizim çeyiz dolu olduğundan bir kitap alabilecektim sadece. romanlarını keyifle okuduğum  zülfü livaneli'nin aslında ilk kitabı olacakken ancak 2001'de basılabilen yunus nadi ödüllü "bir kedi bir adam bir ölüm"ünü seçtim ben de.
ama önce,  "şahbaz'ın harikulade yılı" ;)