Cumartesi, Temmuz 19, 2014

aldous huxley- (cesur) yeni dünya*

beş yıl kadar önce, ilk duyduğum andan beri merakımı celbeden bu önemli kitabı yakın zamanda edinmiştim ve zamanı gelince kendini okuttu nihayet bana.
"zamanı geldi, okudum" dedim; ama, kendimi tam okumuş hissetmiyorum esasen. yani tamamen anlamış, kitabın söylediklerini özümsemiş değilim. - temelde william  goodell'in öjeni teorisi olmak üzere-öyle çok gönderme ve bilgi bombardımanı var ki, birçok defa okumam gerek "kitabı okudum" diyebilmem için.
ilk 40-50 sayfayı geçene kadar biraz zorlayan; ama sonra merakla okunan, sürekli düşündüren çok kıymetli bir kitap olduğunu ve üzerine çok araştırma& okuma yapmam gerektiğini, ardından tekrar tekrar okuyabileceğimi söyleyebilirim şimdilik.
kitap hakkında öz bir genel bilgi edinmek isteyenler buraya bakabilir.


* "brave new world"un türkçe'ye "yeni dünya" olarak çevrilmesinin daha uygun olduğu söyleniyor. zira "brave new" bir kalıp olarak, "yeni"yi pekiştirmek için kullanılıyormuş.

Pazar, Temmuz 13, 2014

elvada güzelim/ bella ciao

serde "solculukçuluk" da var elbette elimizden geldiğince; ama, ondan da değil bir tek.
çok çok güzel bir şarkı bu!
her versiyonu ayrı bir güzel.
benim en çok sevdiğim ise:


keyifle dinleyiniz!

Cuma, Temmuz 11, 2014

en doğal hakkımızdır parklar!

birkaç akşamdır iftardan sonra biraz yürüyelim, açılalım diye dışarı çıkıyoruz evimizin civarında. 
yürüyüşlerimiz sırasında basın sitesi yavuz gökmen parkı, sadri alışık parkı ve yayla kıbrıs parkı'ndan geçiyoruz. 
her biri hınca hınç dolu. 
görüyorum ki halkın ne kadar yoğun talebi var parklara! 
ne kadar hasret bir avuç yeşil alana! 
serbestçe, serinlikte ve bedava oturup yiyip içip rahatlamaya!
ve ne kadar katıksız hakkımız bu alanlar!
gezi parkı için ne kadar doğru, ne kadar haklı bir mücadele vermiş olduğumuzun farkında varıyorum bir defa daha!
ve sonra da, peki o parklarda oturanların çoğunun gezi direnişinde bize neden destek vermemiş olduğunu anlamaya çalışıyorum... 
ağaçları sökülüp yıkılmaya kalkılan park kendi mahallelerinde olmadığı için mi umursamamışlardı? 
biz mi anlatamamıştık derdimizi?
neydi?
,

biz yanlış anlatmamıştık aslında.
onlar da yanlış anlamamıştı.
muktedirler medya kanalıyla her şeyi yanlış aktarmıştı gezi'de olmayanlara...

Çarşamba, Temmuz 09, 2014

instagram kullanma kılavuzu

* aynı açıdan ve aynı mekanda üst üste 5-10 tane fotoğraf koymayınız! 
zira, oranın mantığı feysbukta ya da bilgisayarda albüm yapmak gibi değildir. mazaallah, takipçlerinizi bayarsınız.

* insanların (bilhassa izleyici sayısı çok olanların) fotoğraflarının altına "takip eden edilir" yazmayınız! 
zira, daha saçma bir şey olamaz. olması gereken fotoğraflarını beğendiğin, merak ettiğin kimseleri takip etmek; seni beğenenin, merak edenin de seni takip etmesidir. kaç kişinin seni takip ettiği de evrende gerçekten de çok önemsiz bir bilgidir...

* insanların (bilhassa izleyici sayısı çok olanların) fotoğraflarının altına "en güzel ıttırıvıttırılar için sayfama beklerim" yazmayınız! 
zira, bu her şeyden önce, o kişiye saygısızlıktır; ve de hiç şık durmayan agresif bir pazarlama stratejisidir.

* insanların fotoğraflarının altına "kendini güzel mi sanıyorsun" ... gibi hakarete varan, o kişiyi incitecek olumsuz yorumlar yazmayınız.
zira, hiç gerek yok. beğenmediğinizi izlemeyin, görmezseniz rahatsız olmazsınız. kendi mutsuzluğunuzu, öfkenizi daha yapıcı (psikoterapi,  üretkenlik vb.) yollarla halletmeye çalışın.

* insanların fotoğraflarının altına "canımız çekiyor, herkes bu kadar zengin değil" ... gibi ajite ve o kişiyi incitecek olumsuz yorumlar yazmayınız.
zira, kıskanıyor gibi görünüyorsunuz. e, o da hoş değil. ayrıca eğri oturalım doğru konuşalım; instagramınız varsa o kadar da yokluk çekmiyor olmalısınız. ayrıca siz de bir şeyler paylaşıyor olmalısınız ve onlara ulaşamayanlar da olabilir (çocuk, aile mesela). o mantıkla, kimse bir şey paylaşmasın mı o zaman? "yok ben ille de çok özeniyorum, ulaşamayınca üzülüyorum" diyorsanız da o kişileri izlemeyin. davul bile dengi dengine:)

*şehr-i ramazan hasebiyle insanların fotoğraflarının altına "edep yahu" ... gibi hakarete varan, o kişiyi incitecek olumsuz yorumlar yazmayınız.
zira, bu sizin ahlak hafiyesi gibi denize giren, yiyen, içen yani oruç tutmadığını düşündüğünüz kimseleri araştırdığınızı ve afişe ettiğinizi, kınadığınızı gösterir. bu, insani ve ahlaki açıdan doğru olmadığı gibi, müslümanlıkla da zerre örtüşmemektedir. insanları, oruç tutanları, tutmayanları, denize girenleri, girmeyenleri hepsini seviniz.

* instagramı herkesin güzel fotoğraflara bakmak, güzel anlarını paylaşmak, yeni şeyler öğrenmek ve keyif almak için kullandığını unutmayınız. 

@@@ şaka bir yana tabi, naçizane kendi rahatsızlıklarım bunlar. gediklisi de değilim instagram'ın, öğrenmeye çalışıyorum... 
herkesin kendi imajını parlatmaya çalıştığı yılımızda, neden bu kadar çok anlık paylaşım yapma ihtiyacı duyduğumuzu tartışmalıyız esasen en çok...

bana özel...

cem adrian'ı bu şarkıyla tanıdım ben. ben bu şarkıyı sana yazdım isimli  (2005 tarihli) ilk albümünde... 
2007'de duydum ilk defa; üniversite 3. sınıftaydım... aşık oldum adeta. sesine, müziğine, şarkı sözlerine, hissettiklerine, söylediklerine...
iki yıl sürekli dinledim. bir sonraki aşk bu gece şehri terk etti albümünde umay umay'la söylediği versiyonunu, ve çeşitli yerlerde söylediği pek çok versiyonunu... hepsi ayrı güzeldi. diğer şarkılarını da dinledim...
ama benim için hala en özel, en güzel, en anlamlı şarkısı o ilk albümdeki versiyonuyla bana özel şarkısıdır...


bunlar da sözleri:

"bu şehirde bir kadın var, adı bana özel
elleri var küçücük, yüzüyse çiçeklerinden güzel
kimse bilmez benden başka bir kalbi var kocaman, ama bana özel
bazen kızar dünyaya, ama sadece kendini üzer
göremezler göremezler, izin vermese asla üzemezler
çözemezler çözemezler, onun bir düşü var ki asla asla bilemezler
onu neden sevemezler, bilemezler hiç hiç sevemezler
bazen bakar gökyüzüne o, bulutları izler
kuş olup uçmak kanat çırpmak, o bulutları geçmek ister
yemyeşil çimenlerde sırılsıklam koşmak ister
bu gri şehrin tüm yollarını rengarenk boyamak ister
göremezler göremezler, kalbindeki elmasa erişemezler 
çözemezler çözemezler, onun bir düşü var ki asla asla bilemezler
onu nasıl sevemezler, bilemezler hiç hiç sevemezler
şimdi o kanatlarını rüzgara açmış, dur diyemezler
yıldızların arasında o kadar parlak ki, onu seçemezler
başka sularda o şimdi 
başka rüzgarlar arıyor
başka yollara yürüyor
başka... başka..."

Pazartesi, Temmuz 07, 2014

üst kattaki terörist

üst kattaki terörist, sezonun başından beri sürekli methedildiğine tanık olduğum ve izlemeyi çok istediğim bir oyundu.
24 haziran salı akşamı, istanbul'daki son gösterimlerden birine yetişerek izledim nihayet. karaköy'de ara sokaklardaki pek bir sevdiğim sahnede.


ve fakat, umduğum kadar memnun ayrılmadım oyundan maalesef...
banu çiçek barutçugil'in kusursuz performansı dışında, oyun pek çok açıdan tatmin etmedi beni. oysa ki, ikinci kat'la yalnızlar kulübü sayesinde tanışmış, tanışır tanışmaz aşık olmuş, limonata ile de aşkımı sürdürmüştüm.
bana kalırsa, bu oyunun en büyük sorunu, büyük oranda çocuk oyuncuya yaslanması. yetişkin oyunlarında çocuk görmeye hiç alışkın değilizdir. bu anlamda denenesi bir şey belki; ama, başrolde 11 yaşında bir çocuk olması çok iddialı. ezber iyi, oyunculuğu da iyi; ama sesi elbette ki yeterli gelmiyor. iyi duyamadığım için anlayamadığım pek çok replik oldu mesela...
ek olarak, meslek hastalığı diyin isterseniz, oyun boyunca zihnimin arka kısmında şu bant döndü:
"o yaşta birine bunca misyon yüklemek ne kadar onun taşıyabileceği bir yük? 
uzun, ağır çalışma koşullarında yetişkin oyuncular bile yıpranırken; bir çocuk bu koşullara maruz kalmalı mı?"
...
sonra hafta sonu iki günlük erikli tatiline (onu da anlatacağım;)) çıkarken, erken kaybedenler'i yanıma aldım. hayatımdakisevgiliinsan'ın yıllardır çok sevdiği kitaplarından olmasına rağmen, bana oyunu izledikten sonra okumak nasip oldu. içindeki her bir öykü çok keyifle okunuyor. biraz dramatik, biraz komik her biri; ve içten, bizden, hayatın içinden... ben en çok anneannemin son ölümü ve üst kattaki terörist'i sevdim.


ve sonuç olarak, öyküsünü de okuduktan sonra, oyunun gerçekten çok daha iyi olabilecekken vasat kaldığını üzülerek söyleyebilirim.

Pazar, Temmuz 06, 2014

aquaflorya

zihnim çok dağınık bu ara. bir şey anlatmak için oturuyorum; bir sürü şey geliyor aklıma...
ahh biraz da evlilikten tabi! 
gürültü tahammül eşiğim çok düşük benim; en çok bu yüzden 2,5 ay tatili bırakıp okuldan ram'a geçmişim ben:) ortamda gürültü olunca tüm konsantrasyonum alt üst oluyor, bilişsel fonksiyonlarım düşüyor.
gelgör ki, şimdi evde sürekli yüksek ses var; hayatımdakisevgiliinsan mütemadiyen televizyon ya da bilgisayardan bir şeyler izliyor zira.  


bir de evliliğimizin ilk ayı dünya kupasına denk geldi malum... 
bense yıllardır yalnız yaşayan insanım, alışmışım akşam yemeğinden sonra ışığımı kısıp, defterlerimi, kitaplarımı yayıp yazmaya, okumaya, düşünmeye... en fazla fonda kısık bir dinlendirici müzik, o kadar... şimdi ayrı odaya da geçesim gelmiyor; oysa ne güzel oda yaptık. 



neyse ki bu akşam kulaklık fikrini hayata geçirdik, bakalım nasıl olacak:)

bugün çok güzel bir gündü, sizlerle onu paylaşmak istiyorum. 
esasen üç haftadır izleyemediğimiz "kış uykusu"nu izlemek vardı aklımızda. beyoğlu'nda izleriz diye düşündük; öncesinde de karaköy- kabataş hattında dolaşmak, deniz görmek, belki vapura binmek istiyorduk. 
sonra birden hayatımdakisevgiliinsan beni hep götürmek istediği ama bir türlü götüremediği bir yer olduğunu ve oraya da gidebileceğimizi söyleyince, ben de "sürprizleri kim sevmez" dedim ve böylelikle aquaflorya'ya gitmiş olduk.
florya- yeşilköy hattı istanbul'da en sevdiğim yerlerden. istanbul değil sayfiye yeri gibi, sakin ve huzurlu.
(meraklısına diğerleri: 
1.sarıyer- emirgan-istinye-yeniköy sahil
2.eminönü- karaköy-fındıklı-kabataş-beşiktaş-ortaköy sahil
3.cihangir- çukurcuma-tünel
4.laleli-beyazıt-sultanahmet-gülhane
5.büyükçekmece sahili)

aquaflorya, alışveriş merkezi sevmeyenler için ideal bir alışveriş merkezi. bina yığını değil ve en önemlisi kalabalık değil. toplu taşımadan uzak olması bu anlamda bir avantaj. mağazalar genelde vakko, gap tarzı pahalı markalara ait; o nedenle bize pek uymuyordu. ama remzi kitabevi, d&r ve notebook bana yeterdi! (kitapçılarda v. woolf'un "kendine ait bir oda"sına koşmam da tesadüf değil sanırım:))



ayrıca yemek, kahve, pastane kısmı harika. deniz manzaralı, ama hep kızdığım yalılar gibi, deniz kenarını yok etmemiş, sahil olduğu gibi duruyor. 





kitapçı ve kırtasiyeleri gezip, makrocenter'dan migros'ta bulamadıklarımızı aldık ve kitchenette'de yemek yiyip (noodle çok çok kötüydü, bilginize), sahile indik.



ben kiiii, doğumdan liseye kadar aliağa'da, liseden, iş yaşamına kadar karşıyaka'da yaşamışım ben. denize hep 5 dakika mesafede olmuşum. ergenliğimde, gençliğimde kafe, bar, restaurant yerine sahilde buluşmuşum arkadaşlarımla. o iyot kokusu rahatlatmış beni yıllarca... kayalara, kumlara yatmak, güneşi duyumsamak, denizi içime çekmek unutturmuş dünyayı...
bu akşam da, öyle güzeldi ki denize çok yakın olmak! 





velhasıl, özellikle yaz akşamları için oldukça ideal bir mekan. ilgi ve bilginize efenim;)


Perşembe, Temmuz 03, 2014

bugünlerde aklım, ruhum...

küçük mutluluklarım var benim!

doğalgaz faturamın vahşi kış aylarından sonra 16 lira gelmesi mesela.

sonra hayatımda tek sevdiğim magnum çeşidi olan, geçen yaz çıkan magnum black'in (espressolu) -her yerde arayıp bulamayınca- bu yaz olmayacağını sanıp aniden bir markette karşılaşmak.

yeni güzel parfümler keşfetmek, hemen koşup almak, günde 10 defa sıkıp koklamak.

yeni bloglar, instagram hesapları keşfetmek; farklı dünyalarda dolaşmak, herkesten bir şeyler öğrenmek.

sonra çocukluğuma dair güzel anıları paylaşmak, ortaklıklar bulmak akranlarımla. neden niçin ansiklopedi serisi mesela. bilgisayarsız, internetsiz günlerimizde ne güzeldi o hiç sıkıcı olmayan, son derece öğretici ansiklopedileri kurcalamak.

(foto kaynak:  http://www.superalsat.com/altin-bilgi-dokuz-cilt-baskan-yayinlar_V0JJurunZ685902)

eskilerden söz açmışken, çocukluğumuzun en önemli keyfi kemal sunal filmlerinden bahsetmemek olmaz... düşünüyorum da ne büyük zenginlik sakar şakir'i, avanak abdi'yi, hababam sınıfı'nı, şabanoğlu şaban'ı bilmek.
(ruhu şad olsun büyük oyuncu kemal sunal'ın...)

radyo alaturka dinlemek.

şiirler sonra... cemal süreya, can yücel, özdemir asaf, oktay rifat, orhan veli....

velhasıl dediği gibi şairin:
"deli eder insanı bu dünya
bu gece bu yıldızlar bu koku
bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç"

pek güzel yaşamak!
ve fakat, ülkenin gündemini düşünmediğimizde yalnızca...

@@@ dün yazmadım, yazamadım... bu geçen yılki yazım...
ben bir türlü anlayamıyorum. 35 can nasıl cayır cayır yanar ve failleri nasıl serbest olur...

Salı, Temmuz 01, 2014

saygı&sevgi&ramazan

zaman geçiyor, yıllar geçiyor; bazı şeyler hiç değişmiyor. 
kurban bayramlarındaki haberler mesela... kaçan boğalar, acemi kasaplar, trafik kazaları ("bayramın bilançosu" şeklinde veriliyor hani her yıl)...
ramazanda da öyle. 
orucu bozan şeyler, sağlıklı sahur- iftar menüleri...
ama son yıllarda sosyal medyanın da etkisiyle değişen bir şey; herkesin oruç tutup tutmadığını herkese duyurma çabası ve tutanların tutmayanlara saldırması...
ben, inancın, inanan ile inandığı arasındaki özel bir bağ olduğu ve herkesin inancının yalnızca kendisini ilgilendirdiği bilgisi ile büyüdüm. ve bunu doğru buluyorum. o nedenle öyle garip ve tiksinti uyandırıcı geliyor ki, birinin kendi inancını bir başkasına dayatması... 
ramazan'ın başından beri, yiyecek, içecek ve tatil fotoğrafı paylaşanlara hakaret edenler var instagram'da. allah'ım bu nasıl bir kendini bilmezlik? kim oluyorsunuz siz acaba? nereden diğer insanların inanç ve yaşam biçimlerine karışma hakkı buluyorsunuz kendinizde? nasıl böyle saldırgan ve sevgisizsiniz?
zaten, sosyal medyanın en kötü yanı, hadsizlik kanımca. herkesin özgürce fikir-görüş beyan edebilmesi güzel ve önemli; evet; ama, kimileri son derece seviyesizce ve yalnızca yıkıcı biçimde kullanıyor hesaplarını...
gerçekten çok üzücü ve sinir bozucu.

not: bbg 05 melike de benzer konuya değinmiş bugünkü yazısında