Pazartesi, Aralık 29, 2014

*yeni yıl dilekleri*

ehh bir gelenek malum, her yıl devrilirken muhasebesi yapılır, gelen yıl için umutlu olunur, dilekler dilenir, kararlar alınır...
2012'ye girerken: http://pinkket.blogspot.com.tr/2011/12/planlar-planlar-bitmek-bilmeyen.html
2013'e girerken: http://pinkket.blogspot.com.tr/2012/12/muhasebe-zaman-ve-bittabi-yeni-hedefler.html
2014'e girerken: http://pinkket.blogspot.com.tr/2013/12/3-kala-yeni-bir-yla.html

ve şimdi 2015'e girerken de önce bir muhasebe; ardından dilekler gelsin bakalım:)

2014 güzel bir yıldı kişisel yaşam çizgimde.
evlendim öncelikle! hayatımdakisevgiliinsan'la 5,5 yıl süren beraberliğimizi aynı çatı altına girerek sürdürmeye başladık. belek'te harika bir balayı tatili yaptık.ev aldık sonra!
sonraaa bu yıl bolca gezdim. doğu karadeniz ve  batı karadeniz 'in bir bölümünü görme fırsatım oldu. istanbul yakınlarında nerede denize girebiliriz arayışlarımız neticesinde erikli'ye gittik, harika saros körfezi'nde yüzdük, yıllar sonra çadırda kaldım orada. sonra foça'da kız kıza tatil yaptım, ege kıyılarını gezdim arkadaş grubumla.
mesleğimle ilgili, alandaki gelişmeleri takip etmeye çabaladığım, seminer&eğitim gibi organizasyonları kaçırmamaya gayret ettiğim, yeni denemelere giriştiğim, çift ve aile terapisi eğitimine başladığım, psikanalitik okumalar ve konuşmalarla haşır neşir olmaya başladığım, çeviri grubuna katıldığım bir yıl oldu. iş yerinde bir proje yazma deneyimim oldu.
onun dışında 22 film, 14 kitap, 3 oyun çok çok yetersiz elbette. ama artık eskisi gibi  takılmıyorum açıkçası bu sayılara... 


veee şimdi gelelim yeni yıl için umut ettiklerime:
* pms hariç mutlu, yaşam dolu biriyim:) böyle devam edeyim, yaşam enerjim, hayat sevincim hiç sönmesin!
* hayatımdakisevgiliinsan'la çok mutluyum. çok mutlu, huzurlu, hem güven hem aşk dolu bir ilişkimiz var. böyle devam etsin!
* evlendikten sonra benim bekar evimde devam ettiğimizden ve evimiz yapılmakta olduğundan dekorasyon olayına hiç girmemiştik. yeni yıla evimizin bitmesini, taşınmayı ve gönlüme göre döşemeyi, çok zevkli bir dekorasyona sahip olmayı istiyorum!
* evimize geçince gerek kapalı gerek açık alan sporları yapmak çok kolaylaşacak. sporu hayatımda sürekli kılmak!
* hem istanbul'u hem de görmediğim şehirleri gezmek; olursa mısır, phuket gibi egzotik bir tatil yapabilmek!
* arabamızın olması (bu aslında hayatımdakisevgiliinsan'ın isteği; ben de o istiyor diye olsun istiyorum:))
* sanatsal açıdan aktif bir yıl geçirmek. film, edebiyat, sergi, tiyatro kültürü açısından zenginleşmek!
* işaret dili öğrenmek (bu geçen sene de vardı; ama olmadı.)!
* bir sanatla uğraşmak/ hobimin olması, akordeon, seramik gibi (bu da geçen sene de vardı; ama olmadı.)!
* bir de bir hayalim var benim! bu yıl gerçekleşmesini beklemiyorum, ama, bu yıldan onun için birikime başlamak olabilir şimdilik hedef. 
bir ofis istiyorum ben. kendimce tamamen gönlüme göre işleyecek bir yer. elbette para kazanma amacı olan bir yer olacak; ama, mesleğimin, ne yazık ki, sadece alım gücü belli düzeyde olan bireylere hitap etmesi hep rahatsız eder beni. bu nedenle halka açık atölye çalışmaları, oyun grupları, eğitimler, seminerler olmasını isterim ofisimde. onun dışında, orada okumak, yazmak, mesleki yayın yapmak, meslektaş konsültasyon toplantıları yapmak, eğitimler düzenlemek ve elbette danışan görmek gibi gönlümce ve serbestçe çalışmak istiyorum.
bu dileğim kaç yıl sonra gerçekleşir bilmiyorum; sadece hem donanım hem mali açıdan birikim yapmam gerektiğini biliyorum bunun gerçekleşmesi için:)

herkese dileklerinin kabul olduğu bir yeni yıl diliyorum!!!

Çarşamba, Aralık 24, 2014

violin çalar, içim coşar :)

bir şarkının içinde viyolin sesi varsa, o şarkıyı o an seviverdiğimi söylemiş miydim?
radyoda denk geldi sabah.
ilk gençliğimde çok sevdiğim cher'in güzel sesinden ilk defa dinledim bu güzel şarkıyı.
beğenilerinize efem:)


Salı, Aralık 23, 2014

luz casal

müzik bağımlısı oldum bu ara yeniden.
farklı dil ve tarzlarda şarkılar dinliyorum mütemadiyen.
bu ara severek dinlediklerimden biri de bu:




Pazar, Aralık 21, 2014

hafta sonu- sergiler

bu hafta sonu, hem gezmek istediğim sergilerden birini gezebildim hem de piyangodan çıkmışçasına bir başka sergiyi gezdim. 
plansızca çıktık dışarı dün sabah. henüz kalabalıklaşmamış o güzel haliyle gezdik istiklal’i. 
istiklal dediysem, galatasaray lisesi'nden tünel'e kadar olan kısmı seviyoruz sadece ve o kısmı geziyoruz genellikle.
ara sokakları gezdik önce. sonra, eski markiz pastanesi'nin bozulmamış mimarisinde şimdilerde yemek kulübü olarak hizmet veren sevdiğimiz mekanda kahvaltımızı yaptık. 
yol üstünde salt beyoğlu vardı. o an öğrendim ki, hayatımdakisevgiliinsan galerinin terasına çıkmamış hiç!


ona orayı göstermek isteyince, lübnan'lı sanatçı akram zaatari'nin sergisini de gezmiş olduk." anlamadığımız şeylere postmodern sanat diyoruz" diyen hayatımdakisevgiliinsan'a katılmamak güç doğrusu:) bienal tadındaki sergiyi anlamak zor olsa da vizyonumuzu geliştiriyor ve yine de gezmekte yarar var diye düşünüyorum.


oradan çıkıp yky kültür merkezi’nde başladığı günden beri çok istediğim "işte benim zeki müren" sergisine gittik. türkiye'nin yetiştirdiği şüphesiz en kıymetli sanatçılardan olan zeki müren'in doğumundan ölümüne gerek özel gerek sanat hayatından fotoğraflarının, yazılarının, resimlerinin, kıyafetlerinin sergilendiği sergi mutlaka görülmeye değer. sergi 31 aralığa kadar uzatıldı, şu on gün içinde zaman ayırmaya gayret edin, derim.
bu arada, sergide öğrendiğime göre; bizlerin rakı sofralarının vazgeçilmez eşlikçisi zeki müren'in en sevmediği içki rakı imiş!


tomalara göğüs geren/ işte benim zeki müren

"sevgi dolu bir dünyam var
dört yanımda tüm insanlar
dünya malı neye yarar
dostluklarla yaşıyorum

şiirlerde romanlarda
gelmiş geçmiş zamanlarda
tanburlarda kemanlarda
şarkılarda yaşıyorum

sevgilerden nakışlarla
mutlu mutsuz bakışlarla
kalpten kalbe akışlarla
alkışlarla yaşıyorum

ben de sevdim bir zamanlar
içimde bir hatıra var
herkes hayatını yaşar
anılarla yaşıyorum

ne köşklerde ne sarayda
ne dünyada ne de ayda
benim yerim çok uzakta
dualarla yaşıyorum

şarkılara duygu seren
çilelere göğüs geren
dertli gönüllere giren
işte benim zeki müren

kimsesizlerin kimsesiziyim kimsesizim
yalnızların yalnızıyım yalnızım
dertlilerin dertlisiyim dertliyim
aşıkların aşkıyım aşıkım
ismim mesut göbek adım bahtiyar
yıllarca hep böyle bildiniz siz
mesut bahtiyardan şarkılar dinlediniz"


sonu hüzünlü bitse de ne de güzel başlıyor pek de güzel başlıyor şarkı.
sözleriyle duygularıma tercüman oluyor yer yer.
hep diyorum, "iflah olmaz bir romantiğim ben"!
zinhar para pul, mal mülk! 
dünyanın bütün sevgilerini verin bana! bolca aşk, sevgi, dostluk!
sanat verin sonra; şiir, müzik, roman...
yemek, içmek, gezmek olsun biraz da.

dediği gibi bir başka güzel şarkının:
"talebim değil hanlar, hamamlar, gömme saraylar
sahibi olduğum her şey; rüyalar
herkesin doyduğu bir çıkma ekmek
senin de öyle!"

mutluluklu şarkı:)

 tanıyanlar bilir ki, genelde çok zıpzıp şarkıları sevmem. biraz daha ruhuma değen, görece "kaliteli" müzikleri dinlemeyi tercih ederim. ama bazen zıp zıp bir şarkı da beni kalbimden vurabilir:) mesela sıla- allen delon, mesela kenan doğulu'nun bazı şarkıları, mesela bu:


aşkıma aşk, mutluluğuma mutluluk katıyor bu şarkı!

"çok sevişmenin hiç zararı yok
aşktan ölen varsa söyle
doktor derdime bul bir çare
ona doyamıyorum yaz bir reçete
sabah akşam yemekten önce ve sonra
yanımda istiyorum!"

Cuma, Aralık 19, 2014

psikolojik danışmanlık her zaman toz pembe değildir!

bir meslek düşünün ki; 
insanın kendini tanımasına yardımcı oluyor
insanın kendisi, çocukluğu, aile dinamikleri, iletişim becerileri, güçlülükleri ve zayıflıkları hakkında farkındalık kazanmasında etkili oluyor 
sürekli gelişim gerektiriyor, alınacak eğitimleri hiç bitmiyor 
insanları anlamaya ve onlara yardımcı olmaya yarıyor...
çok şanslıyım sanırımJ
yoo yoo! sevgili blogcuanne elif doğan’ın annelik üzerine dediği gibi, psikolojik danışmanlık da "her zaman toz pembe değildir". bilakis dünyada ve özellikle de ülkemizde yeni bir alan olduğundan oturmayan yanları çok fazla. meslek odasının olmaması, meslek tanımının ve standardizasyonun belirsizliği, diğer mesleklerle ayırt edilememesi en temel sorunlarımız mesela.
ama yine de keyif ala ala lisans eğitimimi tamamladığım ve çoğu zaman keyif alarak 6 yıldır icra ettiğim bir meslek.

geçtiğimiz hafta aile terapisi eğitimine başladım. bir etkinlik yaptık eğitimde. geçmişimizden bu yana ailemizden (hem eş hem anne-baba-kardeş) bize açık ya da kapalı olarak  gelen “yap” ve “yapma” mesajlarını düşünüp yazdık. 
şimdilerde en çok aldığım mesaj: 
“yeter artık, dur biraz, bu kadar koşturma, kendini bu kadar yorma, kendini mesleğine adama, bu kadar çok kendini geliştirip ne yapacaksın, biraz otur dinlen”. 
sonra geçmişi düşündüm:
ders çalış”? ı ııı, değil. annemin ya da babamın bana hiç öyle bir şey dediğini hatırlamıyorum. 
“odanı topla” ? ı ıııı zaten derli topluydum hep. 
ne derlerdi bana ne derlerdi??? 
hahh buldum: 
“sosyal ol, faal ol, girişken ol”.

etkinlik için küçük kağıtlara yazdım bunları . ve yazar yazmaz, ayan beyan gözüme çarptı o an! 
ben şimdi bu kadar faalsem, mimarı annem ve babammış meğersem!

Salı, Aralık 16, 2014

çarşı, darbeye karşı!

kendimi bir dine, bir millete, bir etnik kökene ya da doğum yoluyla edinilen ve çaba harcamadan sahip olunan hiçbir şeye çok ait hissetmediğimi söylemekte bir beis görmüyorum ben.
"çok şükür ki müslümanım", "türk olduğum için gurur duyuyorum" gibi cümleleri kuran kişilerin çin'de, kanada'da, avusturalya'da ya da bir başka coğrafyada dünyaya gelmiş olsalardı yine bu cümleleri kurup kuramayacak olduğunu merak ederim hep... "coğrafya kaderdir" dediği gibi anımsayamadığım birinin...
osmanlıca tartışmasına pek girmiyorum, burada da girmeyecektim esasen, ama; söyleyecek iki çift lafım içimde kalmasın. bana kalırsa, isteyen rusça öğrenir, isteyen uygurca; ama devlet eliyle amaçsızca, plansızca neden böyle bir zorlamaya gidilir, anlamak güç. ya da değil. tek amaç, yine toplumu ikiye ayırmak çünkü.
"osmanlı da osmanlı" diye kasım kasım kasılanlar da sanırsın kendisi dayandı viyana kapısına. hem geçti anacım o günler. tamam bir dönem güçlüydü; ama bitti. şu an güçsüz bir ülkenin vatandaşısın. bir tür savunma mekanizması olarak görüyorum ben bu tavrı... o açıdan anlayabiliyorum.
velhasıl bense kendimi; insanı, tüm canlıları, doğayı ayırt etmeden seven biri olarak değerlendiriyorum. hiçbir siyasal görüşe, fikre, topluluğa yakın değilim.
ve fakat, haziran 2013'te, ilk defa, bu ülkede yalnız olmadığımı anlamıştım. benzer değerleri olan, benzer kaygıları paylaşan azımsanamayacak kadar büyük bir kitle olduğunu görmüş, kendimi bir nebze güçlü hissetmiştim.
ve aynı dönem "çarşı" ile tanıştım. o zamana kadar futbolla zerre ilgilenmeyen, "çarşı"yı duyan ama bilmeyen biriydim. anladım ki "çarşı" futbol aşrı bir şey. bir topluluk ki, ülkedeki her türlü ayrımcılıkta, felakette, duyarlılık gösterilmesi gereken her konuda söz söylüyor, harekete geçiyor. görmezlikten gelmiyor, sivil toplum olarak sağduyulu bir biçimde demokrasiyi icra ediyor! çok saygı duydum, destekledim.
ve bugün, halkın hakkı ile toramanlaştıkça toramanlaşan adamlar aklanırken, çarşı yargılanıyordu.
orada olamadım ama tüm kalbimle oradaydım...

(haziran 2013- çarşı basın açıklaması)

Pazar, Aralık 14, 2014

atanamayanlar- başar öztürk

kitabı hızla okuyup bitirdim. kolay ve keyifle okunan bir kitap. 
çok sevdiğim alper canıgüz'ü anımsattı bana. 
edebiyatçılar ne diyor bilmiyorum; ama son yıllarda, yeni bir tarz gelişti sanırım; daha çağa uygun ve samimi.
bizden hikayeler, 90'larda çocuk olup yeni yeni yetişkin olan kuşağa hitap eden...
pek çok altını çizdiğim cümle var; yerinde tespitler ve estetik anlatıların olduğu. ve fakat sadece ilk iki sayfadan bir kuple paylaşmakla yetineceğim. 
gerisini kendiniz okuyunuz, seveceksiniz:)


onun dışında, malum haftasonu... 
cumadan başladı bizimki. 
çok yakın arkadaşlarımız geldi cuma akşamı.
hava soğuktu, kapalıydı, sorduk kendimize "gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?" 
cevap olarak, sıcak şarap yaptık ve tatil hayalleri kurduk. 
geceyi "yazık yaşanmış sayacaklar/ aşksız, şarapsız geçmiş bir ömrü" dizeleriyle kapattık.

güzel bir şarkıyla bitirmek istiyorum yazımı. ve fakat, bitirmeden önce, şarkının hikayesini anlatmak istiyorum.
atanamayanlar'da geçen bir grup olarak moody blues'u merak edip bir yere not etmiştim dün. sonra bugün, beşiktaş'ta kaset bistro'ya yılbaşı programlarını sordum ve can gox'u ayarlamaya çalıştıklarını söylediler. "o kimdi ya?" dedim, "kaybedenler kulübü'ndeki" dediler, "haa dedim, my woman'ı söyleyen adam".
sonra eve geldim, canım çekti, "my woman'ı dinleyim youtube'tan" dedim, ve yanda öneri olarak çıkan şarkı ahanda buydu!


Çarşamba, Aralık 10, 2014

hafta sonu- çalışan insanın oksijeni

cumartesi günü birkaç parça mevsimlik ihtiyacımız için bir alışveriş merkezine gitme gafletinde bulunduk hayatımdakisevgiliinsan'la. malum, hava yağışlı. dış mekan aktiviteleri hava muhalefeti nedeniyle kısıtlı, e alınması gerekenler de var... ve fakat, aman allahım! bir saat bile geçmeden kendimizi nasıl dışarı atacağımızı bilemedik. yoğun ışık, ses, havasızlık ve kalabalık... 
bir zaruret halinde bile tahammül edemezken, onca ses ve ışık bombardımanı altında insanların nasıl keyif ala ala saatlerce gezebildiğini anlamakta gerçekten zorlanıyorum. ben alışveriş merkezlerinde çoğu zaman beynime tecavüz ediliyor gibi hissediyorum! 

verimsiz bir cumartesiden sonra, pazar günü, otistikler derneği'nin organize ettiği "sivil toplum duyarlılığı sempozyumu"na katıldım mimar sinan üniversitesi'nde. sosyal medyadan takip ettiğim sedef erken'i ve irem afşin'i tanımak çok memnun etti beni. notlar aldım onlar ve diğerleri konuştukça. 



bir kez daha, gelişmiş bir ülke için en çok da yüksek ahlaklı vatandaşlara gereksinim olduğunu ayrımsadım. ahlaklı; yani, kendinden öteye geçebilen, herkes için demokratik ve iyi olanı düşünebilen, kendi dışına çıkarak bir başkasına yardım edebilen evrensel ahlak ilkelerine sahip vatandaşlar... 
"hangi sivil toplum kuruluşunda gönüllüsünüz?"ün cevabının her vatandaş için olduğu bir ülke... ve tabi, sosyal devlet anlayışı gereği, herkesi farklılıklarıyla sarabilen bir devlet ihtiyacını duyumsadım yine. metrobüs köprülerinde dilenmemeliydi bedensel engelliler, halkın verdiği 3 kuruş sadaka ile değil, hijyenik ortamlarda devletin bakımıyla yaşamını sürdürebilmeliydi!
....
sıkıntıları çözmeye tek başımıza gücümüzün yetemeyeceğini ve ancak, bir araya gelirsek sesimizi duyurabileceğimizi tekrardan anladığım, hem öfkelenip hem umutlandığım güzel bir gündü...

velhasıl, bir hafta sonu daha yaklaşırken, size benden öneri:
hava kötü diye kendimizi alışveriş merkezi denen o boğucu ve yorucu yerlere sıkıştırmayalım. onun yerine sergi veya müze gezelim, şehrimizde hala yıkılmamış olan sinema salonlarında film izleyelim, sıcak evimizde yayılıp kitap okuyalım, arkadaşlarımızla evlerde toplaşalım, mesleğimiz ya da kişisel gelişimimizle ilgili etkinliklere katılalım mesela.

benim gezmek istediğim sergiler:
100 yıllık aşk- istanbul modern
işte benim zeki müren- yapı kredi kültür
miro- sakıp sabancı müzesi
şimdiki zamanların güncesi- galeri eksen
borusan contemporary- perili köşk

izlemek istediğim vizyondaki filmler ise:
interstaller- christopher nolan
the cut- fatih akın
miss julie- liv ullman
yağmur kıyamet çiçeği- onur aydın

bunlar da yeni aldığım sevgili kitaplarım:


Cumartesi, Aralık 06, 2014

benim istediğim ne ağaca benzer ne de buluta...

"başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz
havası ayrı hava
..."


ne denli çok sevsem de şehr-i istanbul'u, çekip gitme isteğim dorukta son zamanlarda...
gitmek ve izmir foça, çandarlı, özdere gibi bir yere yerleşmek.
aslında hepimizin hayalinden farklı değil benimki de.
doğaya, doğama dönmek!


bahçeli bir ev; bahçede hayvanlar, ağaçlar; evde çiçekler, kitaplar ve sevdiğim adam!
az çalışmak, az kazanmak, bol okumak, bol yüzmek, bol yürümek. hepsi bu!
çok mu?