Perşembe, Haziran 30, 2016

kadınlar! tacize alışmayın!

sabah işe giderken bir sokağa girdim, baktım ki sokağın sonunda iki genç adam var. geri çıkıp paralelindeki bir başka sokağa girerek devam ettirdim yolumu.
sonra düşündüm ki, bunu ne kadar sık ve artık o kadar alışmış bir biçimde yapıyoruz biz kadınlar! ne kadar temkinli ve tedbirliyiz...
tam bunu düşünürken yanımdan geçen bir araç durdu, içindeki genç adam bana baktı. ben de durdum tedirgin olup. bir süre rahatsız edici bir biçimde baktı. ben de baktım kıpırdamadan. bastı gitti sonra. şirket aracıydı, şirketin adını ve plakayı aldım hemen.
aklımdan ilk geçen otomatik düşünce; ne giydiğimdi,.. son derece sadeydim oysa ben bugün. hatta kendimi çok özensiz ve çirkin hissederek çıkmak durumunda kalmıştım evden alelacele.
bakın, bu çok anlamlı...
çünkü, oysa ben, her taciz olayında "o da mini giymeseymiş, o saatte orada ne işi varmış"çılardan tiksinmiyor muydum?
ama bakın, nasıl da zihnimi bozmuşlar, allah kahretsin bu zihniyeti!

twitter'dan şirketi ifşa etmek geldi önce aklıma. sonra bu, şirkete haksızlık olabilir, diye düşündüm, önce şirketi arayıp bildirmeye ve tavırlarına göre hareket etmeye karar verdim. 
fakat, durumu öncelikle eşimle paylaşmak ve fikrini almak istedim. ama, söylerken öyle korktum ki "bir şey yapmamış ya, abartma" diyecek diye... 
zira üniversite yıllarımda bir gece karşıyaka çarşı'da laf attılar diye biber gazı sıkmışlığım vardı iki hanzoya. kim duysa "abartmışsın" tepkisini almıştım...

neyse ki, tabi ki, yine yanımdaydı eşim. şirketle görüştük ve şirket de son derece olumlu bir tavır sergiledi. bizzat patron aradı, kendisini tespit edip işine son vereceklerini söyledi.

şimdi ben bunu niye anlattım???
başta kendimde olmak üzere, fark ediyorum ki, tacizi kanıksamış durumdayız. bir erkek grubunun önünden geçerken mahçup oluyor, kafamızı eğiyoruz, onlar bizi süzüyor, gülüşüyor, laf atıyorlar. biz susuyoruz.
toplu taşımada değiyorlar, abanıyorlar; yerimizi değiştirmekle yetiniyoruz.
utanması gereken onlarken biz utanıyoruz...


kadınlar!
lütfen tacize alışmayın!
susmayın!
tecavüze uğramayı beklemeyin!
cüretlerini kırın!
hadlerini bildirin!

bir insanı, sadece kadın olduğu için, durup dururken rahatsız etmeye cesaret edemesinler, buna hakları olmadığını öğrensinler!

*ingiltere'de benzer bir olayın mahkemede nasıl da güzel ceza alabildiği konusundaki gerçek hikayeyi bilen çoktur belki; ama, ben yine de yazımın altına iliştirivermek istedim:

"İngiliz yargıç, gece yarısı parktan geçen kızı korkutan adama, 7 yıl, 7 gün hapis cezası verince şaşıran gazeteciler sormuş: "Adam kıza elini bile süremedi. Kaçan kızın çığlıklarına yetişenler de adamı yakaladı. Bu ceza çok değil mi?" Yargıcın yanıtı hukuk tarihine geçecek düzeydeydi: "Kızı korkutmanın karşılığı 7 gündür. 7 yıl, İngiliz kızlarının gece yarısı parkta dolaşma özgürlüklerine saldırmanın cezasıdır."

Pazar, Haziran 19, 2016

babalar günü

nasıl baş ettiğimi ben de bilmiyorum...
15 yaşındaydım...
30 yaşında evli barklı kadınım şimdi.
bir şekilde geçti gitti 15 yıl...

bildiğim tek şey;
çok sevdiğin birini bir daha göremeyecek olmanın üzüntüsü ya da yaşanmış güzel anılara özlem duymaktan çok daha fazla bir şey bir çocuğun babasının ölmesi...
bitmeyen yarımlık, eksiklik hissi...
garip bir utanç, eziklik duygusu...
yalnız kalan anneye destek olma çabası ile zamansız büyüyüverme...
acımasınlar diye kuyruğu hep dik tutma çabası...
bir yük sırtında... ağır bir yük...
...
velhasıl, dilerim, allah hiçbir çocuğa anasızlığı, babasızlığı yaşatmasın...

Cumartesi, Haziran 18, 2016

firuzağa utancı...

ramazanda içki içeni dövmeler, lgbt onur yürüyüşünü yasaklamalar...
uzun zamandır boğuluyorum muhafazakarlıktan bu ülkede... 
ne istiyorsunuz sizin gibi olmayandan? ne yapalım? nedir bunca rahatsızlık veren? 
sinelim, sokaklardan çekilelim, evlerimize girelim. 
içkilerimizi 22.00'dan önce depolayalım, evde toplaşalım, muhabbet edelim, gülelim, içelim, öpüşelim, sevişelim, cinsel tercihlerimizi yaşayalım...
bu mu yani?


evet zaten eskisi kadar çıkmıyoruz dışarı bir kısmımız, önceden katıldığımız yürüyüşlere katılmıyoruz. 
ama zihniyetimiz aynı. onu değiştirebilir mi baskılar? nereye kadar engelleyebilirsiniz bu şekilde?

uzun zamandır bu biçimde yaşıyor bu ülkede insanlar. herkes bir uçta. bir olay oluyor mesela, herkes tarafını seçiyor. hiçbir şeye objektif bakamıyor artık kimse. kimse önyargısız olamıyor.
ikiye bölündü ülke; hükümet yandaşları ve diğerleri...

öyle çok üzgünüm ki... ne yapacağız bu kadar öfke ve nefretle...
ve bir şeyler yapmak istiyorum. şiddete değil de, minicik olsa da iyiliğe katkıda bulunacak şekilde davranmak istiyorum.
geçen sene finlandiya'dan döndüğümde bir karar almıştım. orada her şey muhteşem işliyordu; ama, bunu sağlayan vatandaşlardı. herkes çalışkan, sorumluluk sahibi ve nazikti... 
döndüğümde demiştim ki, sızlanmak yerine ben de en yakınımdan başlayarak etki edebildiğim herkese ve her şeye olumlu katkı yapabilmek için elimden geleni yapmalıyım...
kimseyi ötekileştirmemek, anlamak ve kabul etmek ile başlamalıyım sanırım...

Pazar, Haziran 05, 2016

2016 mayıs ayı kitaplar (1)

mahur beste
taa 2010 yılında, internetten uyguna kitap almayı keşfettiğim ve çılgınlar gibi kitap siparişi verdiğim dönemde edindiğim iki ahmet hamdi eserinden biriydi mahur beste (diğeri, elbette, saatleri ayarlama enstitüsü. ve fakat, kendisi henüz/hala okunmadı). 


önemli eserleri kütüphanemde bulundurma kararı almıştım zira. okumaksa 6 yıl sonra mümkün oldu.
cumhuriyet sonrası dönem edebiyatının tadını seviyorum. (gerçi bu kitap, osmanlı'nın son dönemlerinde  geçiyor.) uzun betimlemeleri, karakter tahlillerini... mahur beste de, çok akıcı değilse de, keyif alarak okuduğum bir eser oldu.
çok fazla eski kelime barındırdığından ve ben de kelimeleri çok sevdiğimden, ilk başlarda her sözcüğün anlamına baka baka okuyordum. ama sonra baktım, amacımdan sapıyor, kelimelerin peşinden koşarken kitaptan kopuyorum; dedim,"boşver, cümle içinde anlam kazansın kelimeler..."
böylelikle, insana dair hayata dair isabetli tespitlerin altını çize çize okuyup bitirdim kitabı.
eski dönem romanlarını sevenlere tavsiye ederim.

bu ay aslında, elimde iki kitap daha dolaştı. ama ikisi de yarım henüz.
ikisi de çalıştığım okulda oluşturmaya başladığımız kütüphaneden; öğretmenim mori'yle salı buluşmaları ve yavaş ebeveynlik.


ikisi de pek güzel gidiyor.


sanırım haziranda bitirmiş olurum ikisini de. ama bu yeni bir kitaba başlamayacağım anlamına gelmez:) yine okulda oluşturmaya başladığımız kütüphaneden yıllardır çok merak ettiğim bir kitap olan, küçük ağacın eğitimi'ne başlamayı düşünüyorum yarın;)