Çarşamba, Ekim 04, 2017

LCW Sense- Görme Engelliler de "Görebilsin" Diye...


Dün çok anlamlı bir gündü. LCW Sense projesinin basın lansmanı vardı. Projenin ve uygulamanın tanıtımı yapıldı. Duyarlı bir vatandaş ve 4 yıl farklılıkları olan bireylerle bilfiil çalışmış bir psikolojik danışman olmamın yanı sıra, bu projenin bu kadar destekleyicisi olmamın özel bir anlamı da var aslında:)
Hayatımdakisevgiliinsan uzun süredir hazırlığı içindeydi bu güzel projenin. Adım adım gelişimine tanıklık ettim ben de. Çoğunuz için yeni, biliyorum, belki ilk defa duyuyorsunuz hatta. Ama, bizim evde bir süredir sadece bu konu konuşuluyordu diyebilirim:)

Sizlere de süreçten kısaca bahsedecek olursam;
change.org'da açılan bir kampanya üzerine LC Waikiki bir proje başlatır ve görme engelli bireylerin bağımsız olarak alışveriş yapabilmelerini sağlayacak bir telefon uygulaması geliştirilmesi için kolları sıvar. Bu uygulamanın kullanışlı olması için geliştirme süreci boyunca 6 Nokta Körler Vakfı ve Türkan Sabancı Görme Engelliler Okulu ile görüşmeler yapar, fikirler alır.

Ve nihayetinde ortaya çıkan uygulama ile artık görme engelli bireyler kıyafet seçerken (mağazada ya da evde) ürünün rengini, özelliklerini ve yıkama talimatını öğrenebiliyorlar.
Bizler için çok sıradan kolaylıklar, ama görmediğinizi düşünsenize bir an...
Onların hayatlarında gerçekten kolaylık sağlayacak.
Bu kıymetli projede emeği geçen herkesi tebrik ediyorum can-ı gönülden. 
Hem mağazacılık alanında hem de diğer toplumsal alanlarda farklılıkları olan bireylerin yaşamlarını kolaylaştıracak, bağımsızlaşmalarını sağlayacak uygulamaların artmasını diliyorum ivedilikle...

Cumartesi, Eylül 30, 2017

2017 eylül ayı filmler (4) ve kitaplar (3) , 1 bölüm de dizi (7yüz)

good will hunting (can dostum)
bazı şeylere neden ve nasıl böyle geç kaldığımı anlamıyorum. herkes behzat ç. izlerken ben ne yapıyordum mesela. niye ancak 2016 yazında izleyebildim... ya da lost'u neden 2010'da izledim...
gündemi, popüler olanı takip edememek gibi bir sıkıntım var.
bu nedenle, bizim jenarasyondan kill bill'i izlemeyen tek kişiydim sanırım. neyse ki, nisan ayında ben de izlemiş oldum:)
can dostum da 20 yıllık film! ve lise, üniversite yıllarımda defalarca karşıma çıktı elbette, ve fakat ancak izleyebildim ben... 
iyi ki de izledim. ne varsa eskilerde var beee... artık böyle etkileyici filmler bulmak zor maalesef.
senaryosunu ben affleck ile matt damon'ın yazdığı ve başrollerini  de paylaştığı, usta yönetmen gus van sant'ın yönettiği film insana dair, sevgiye dair, cesarete dair konuları ele alıyor. keyifle ve duygular yükselerek izleniyor.



*will karakterinin hintli matematik dehası srinivasa ramanujan'dan esinlenerek yaratıldığı söyleniyor.

yaşamak güzel şey
annem bizdeyken onun isteğiyle izlediğimiz film. akıcı, kolayca izleniyor. müfit can saçıntı, yine hayat koşturmacasında ve teknoloji bağımlılığımızla neleri kaçırdığımızın altını çizmek istemiş. bu sefer biraz hüzünlü bir biçimde... insanda hoş duygular bırakan filmlerden.



40
yine annem bizdeyken bir akşam evde izledik. hayatların kesişmesi hikayelerini severim. bu filmi de sevdim. ali atay efsaneydi yine...



room (gizli dünya)
yıllar önce ablamın önerisi ile kitabını okumuştum. çok etkilenmiştim. 



sonra, filminin çekildiğini duyunca da çok heyecanlanmıştım ve mutlaka izlemek istiyordum. fakat vizyondayken izleyemedim. yine bir akşam evde izledik. 

kitabın bıraktığı etkiyi bırakamıyor elbette. yine de oldukça güzel. çok sevdiğim bu romanın filmini de izlemiş olmaktan çok memnunum ben:)



7yüz
yeni blu tv dizisi 7yüz'ü merakla bekliyordum. 22 eylül'de yayınlanan ilk bölümünü izledik. çok etkileyici bir hikayeydi. ben çok beğendim. oyuncular genel olarak oldukça başarlıydı ama cem davran gerçekten parlıyordu!!! 



her bölümü, o bölüm içinde başlayıp biten hikayelerden oluşan, bölümlerin birbirinden farklı oyuncularla renklendiği ve her birinde sarsıcı yüzleşme hikayelerinin anlatıldığı dizinin, bakalım, diğer bölümleri nasıl olacak.


süpermen ve uğur böceği

okulumuz rehberlik servisi kütüphanesindeki tüm kitapları okumuş olmak istiyorum ki, önerirken, içim rahat olsun.
bu kitabı da bir cuma eve getirdim ve hafta sonu bitiverdi. çok akıcı bir anlatımı var ahmet şerif izgören'in. içinde etkileyici, ilham ve umut verici hikayeler var. severek okudum ben.



charlie'nin çikolata fabrikası

yine yukarıdaki gerekçe ile okulumuz rehberlik servisi kütüphanesinden okudum bu güzel kitabı da. filmi de izlemediğimden, hikayesini bilmiyordum.
çocuk kitaplarını hem önerirken daha fazla yardımcı olabilmek için hem çocuklarla çalıştığımdan mesleğime katkı sağlaması için (dünyalarını anlamak, zaman zaman da sevdikleri karakterden örnekler verebilmek)  hem de itiraf etmek gerekirse zihnime ve ruhuma iyi geldiklerin için okuyorum:)  
beslendiğimi, dünyamın zenginleştiğini hissediyorum çocuk kitaplarıyla. "okuyorum" dediysem çok da sık çocuk kitabı okumuyorum esasen, ama, her okuyuşumda daha sık okumayı diliyorum. bu yıl her cuma merak ettiğim birini alıp, her hafta sonu farklı bir hikayeye zihnimi, ruhumu açsam ne iyi olur aslında;)




vişnenin cinsiyeti

bir süredir listemde olan bu kitabı beylikdüzü sahaf günleri'nde kütüphaneme kattım, bir bilim adamının romanı, karaduygun, orhan veli tüm şiirleri ile birlikte. ilk bunu okumak istedim yeni edindiğim kitaplardan.
yaklaşık bir ayımı aldı okumak, aralıklı okudum yani. belki o nedenle olay örgüsünden zaman zaman koptum, belki zaten epey karmaşıktı... sert ve derin bir kitap. zamana ve yaşama dair güzel tespitler, ifadeler var içinde. ama dediğim gibi, tam hakkını veremedim sanki ben kitabın...



çok cümlenin altını çizdim. bir kısmını paylaşayım sizlerle:



  • “Herkes hiç olmamış şeyler hatırlar. Olmuş şeyleri unuttukları ise herkesin bildiği bir şeydir. Ya hepimiz hayalci ve yalancıyız, ya da geçmişin hiçbir kesin yanı yok. Bizleri biçimlendiren çocukluğumuzdur diyenleri çok duydum. Ama hangisi?” (syf 110)
  • "Biz bütün karşılaştıklarımızın bir parçasıyız ve bütün karşılaştıklarımız bizim bir parçamızmış. Bugüne dek dinler bunu bilimlerden daha iyi tanımlamıştı, ama artık fizik de metafizik de aynı şeyleri söyler gibi." (syf 107)
  • "Zamanın, sürekli bir şimdinin içinde olmakla bir haritaya bakmak, tepelerin, yükselip de alçalmalarını görmeden yalnızca yassı biçimi görmek aynı şey. Herhangi bir boyut algılaması söz konusu değil, yalnızca yüzey duyumsanıyor. Zaman hakkında düşünmek ise daha başdöndürücü, hatta uçurumsal." (syf 106)
  • “Bence her şeyden çok değişiklik ihtiyacında olanlar aşık olmayı seçiyorlar, sonra da kollarını semaya kaldırıp tüm suçu kadere yüklüyorlar. Oysa suçlu olan kader değil – yani kader bizim dışımızda bir şeyse eğer. Bence geceler boyu süren özlem sonucu yapılan bir seçimdir aşk.” (syf 88)
  • “Ben Tanrı’yı değil, kendimi arıyorum ki bu çok daha karmaşık.” (syf 122)
  • "Gelecek, parıltılı bir kent gibi uzanır önümüzde, ama çöldeki kentler gibi, yaklaştığımızda gözden yok olur. Belirli bir ışıkta kuleleri, kubbeleri, hatta oraya buraya koşuşturan insanları görmek kolaylaşır. Hep özenle, sevgiyle ederiz sözünü. Gelecek. Oysa sahtedir o kent. Gelecek de, şimdi de, geçmiş de yalnızca bizim kafamızda vardır. Uzaktan bakıldığında her birinin sınırları çekilir, eriyip yok olur, aynı gökte yüzen bir kentten bakıldığında düşman ülkelerin sınırları gibi. Irmak, bir ülkeden bir başka ülkeye akar hiç duraklamadan."(syf 174)

Çarşamba, Eylül 20, 2017

Namaste- Özüm Özünü Selamlar

Bir ay aradan sonra, dün, stüdyodaki yoga derslerime yeniden başladım. Her zamanki gibi şükran ve huzur dolarak ayrılırken, aklıma bir şarkı takıldı. 
Yoga felsefesinin çok anımsatacağı bir şarkı olmayabileceğini düşünebilirsiniz. Ama bir şekilde sözleri çağrışım yaptı bana.
Suretlere takılıp durduğumuz geçici dünyada görünenin içindekine bakabilmek ve bir olduğumuzu hep anımsayabilmek dileğiyle...



"İçime attım ne varsa 
Anlamaya çalıştım herkesi 
Aşkı da sevdim kavgayı da 
Anlatamadım ki 

Hiç korkmadım çelişkiden 
Onaylanmayan ilişkiden 
Ne çoğaldım övgüden 
Ne azaldım yergiden 

Hiç korkmadım yasaklardan 
Korunmadım tuzaklardan 
Kalktım güvenli kucaklardan 
Hep denedim bilerek göstermedim 

Kendimi sakladım görmeyi bilenlere 
Vitrinime değil iklimime gelenlere 
Deliyim aslında Allah'ına kadar deliyim 
Kalbimi vereceğim aslımı görenlere"


Pazartesi, Eylül 18, 2017

Geceler Kara Tren- Manuş Baba

Nazan Öncel'i çok severdim ilk gençliğimde.  O kadar ki, özdeşleşmiştim arkadaş çevremde kendisiyle. 
Bilirsiniz, o yıllarda sevilen şeylere tutkuyla bağlanılır... Çok güçlü bağlar kurulur o yaşlarda... 
Bir de Buket Uzuner sevdam vardı mesela,  bir de Teoman, bir de Vega...
Üniversiteden sonra eski ilgim azaldı Nazan Öncel'e. Ama hala çok önemli bir söz yazarı, besteci ve yorumcu olduğunu düşünürüm; şarkılarının yeri ayrıdır. 
Son yıllarda şarkılarını Manuş Baba'dan dinlemeye başladım çok severek.
Her ikisi de benzer nahiflikte ve derinlikteler gibi geliyor bana. İçime işliyor.


Pazar, Eylül 17, 2017

Her Ölüm Erken Ölümdür

"Ölüyorum Tanrım
Bu da oldu işte
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum Tanrım
Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir
Üstü kalsın..."

Cemal Süreya




Zor bir haftaydı. İki ölüm haberi aldım. Biri ani, biri beklenen... Her nasıl olursa olsun çok acı her ölüm... Hazır olmak diye bir şey yok.
Geçen yıl da böyle bir haftam olmuştu iki ölüm haberi aldığım. O zamankiler yaşıtlarımdı hem de... Yaşıtlarının ve kendinden gençlerin ölümü daha bir zor karşılanıyor sanki...
Her ölümde kendisinin ve sevdiklerinin ölümlülüğü ile yüzleşiyor esasen insan. Her cenazede bir defa daha kaldırılıyor sanki kaybettiklerimizin cenazeleri... 
Hem de kendi cenazemizi düşünüyoruz. Bugün varız ama bir gün biz de hiç olacağız...
Belki de yaşamın tüm amacı, iyi hatırlanacak bir hayat sürebilmektir...

Perşembe, Eylül 07, 2017

Kalben- Sadece

Kalben'i bir anda sevmedim; zamanla sevdim. Her bir şarkısını tek tek sevdim. Bir dönem birini, başka bir dönem birini... Bu ara "sadece" yi dinliyorum çok severek...
Güzel ve son derece doğal sözler yazıyor. Hoşuma gidiyor.


"Yatak boş Oda boş Ev boş
Duvarlara vuran ışık Yüzümde karanlık Yine mi sen? Bayram günü gibi gelen Kaçamadım külleri hala sıcak Kalbimi durdurup kaybolan bir tuzak, oluyor Her sokak Hiçbir şey istemedim Ne yatak Ne oda Ne de ev Sen de bırak her şeyi sadece beni sev Dizlerimde dizlerin, boynunda ellerim Boğulur gibi yeniden her gece her gece Doğalım mı sevgilim Doğalım mı sevgilim Doğalım mı sevgilim Azalırken, azalırken kapılar ardında Kaçtığım zamanlar boşvermiştim aslında Yıkılırken kumdan kalelerim birer birer karşında Zırhı paslanmış bir kahraman gibiyim Hiç bir şey istemedim Ne yatak Ne oda Ne de ev Sen de bırak her şeyi sadece beni sev Dizlerimde dizlerin, boynunda ellerim Boğulur gibi yeniden her gece her gece Doğalım mı sevgilim Doğalım mı sevgilim Doğalım mı sevgilim Hiçbir şey istemedim Ne yatak Ne oda Ne de ev Sen de bırak her şeyi sadece beni sev"

Cuma, Eylül 01, 2017

2017 ağustos ayı filmler (2) ve kitaplar (2) ve bir sezon da dizi

bu ay izlediğim filmlerden ilki hizmetçi. old boy'dan tanıdığımız koreli yönetmen chan-wook park'ın son filmi. 2016 yapımı olmasına rağmen, maalesef ülkemizde gecikmeli olarak vizyona girdi.
film üç bölümden oluşuyor, her bölümde hikayeyi başroldeki 3 farklı karakterden dinliyoruz. sürprizlerle dolu, insanı gerim gerim geren, çok farklı bir hikaye. ben çok etkilendim, bence her şeyiyle çok başarılı bir film.


bu ay izlediğim diğer film, bir başka koreli yönetmen kim ki-duk ustanın son filmi;
geçimini balık tutarak sağlayan kuzey koreli bir adamın hikayesi. güney kore'ye sınır bir kasabada yaşamakta olan bu balıkçının bir gün teknesi ağlara takılır ve güney kore'ye sürüklenir. orada sorguya alınır, epey sıkıntılar yaşar, sonra serbest bırakılır fakat bu sefer de kendi ülkesinde sorguya alınır ve sıkıntılar yaşar... sıkıcı bir konu gibi görünse de, sürükleyici bir film. iki ülke arasındaki (komunizmin tek tiplik, ve mahrumiyet şeklinde /liberalizmin bol seçenekli dünya markaları ve bolluk şeklinde imgelenmesi) farkı açıkça görebildiğimiz güzel bir film.


bu ay bir sezon da (on bölüm) dizi izledim. the handmaid's tale. kitabını duyduğumdan beri okumayı çok istemiştim ama okumaya fırsatım olmadan dizisinden haberdar oldum ve okumayı beklemeden izledim damızlık kızın öyküsü'nü.
tüyler ürpertici ve çok etkileyici. kurgu, kostümler, yaratılan atmosfer, oyunculuklar... 
doğurganlığın çok azaldığı bir dünyada doğurabilen kadınların eğitimden geçerek mevki sahibi ailelere damızlık olarak gönderildiği bir sistem... sistemin erkek egemen erk tarafından nasıl planladığı (ayrıntıları, seremonisi...) ve uygulandığı çok çarpıcı biçimde gözler önüne seriliyor. kalbim acıyarak izledim, ama, 2. sezonu beklerken ben biliyorum ki; hiçbir baskı sonsuza dek süremez. her diktatörlük kendi başkaldırısını hazırlar ve her ne olursa olsun çark bir gün elbette tersine döner...


ağustos ayının ilk haftası izmir'de tatilime devam ettim. o haftada ablamın kütüphanesinden dört anlaşma'yı okudum. kitap güney amerika bilgelerinin yaşam felsefesini içeriyor. 4 temel kural var mutlu bir yaşam için uygulamamız gereken:

*sözcüklerin gücü vardır
*hiçbir şeyi kişisel algılama
*varsayımda bulunma
*elinden gelenin en iyisini yap


ben çok keyifle okudum. ve fakat bu tarz kitapların sıkıntısı, okurken çok hak verdiğimiz şeyleri, kitap bittikten kısa bir süre sonra unutmamız, daha doğrusu yaşamımıza aktaramamamız...
4 anlaşmayı da hayatıma uygulayabilmeyi isterdim oysa...

bu ay okuduğum bir diğer kitap sınırlar
instagramda çok sık karşılaşıp merak ettiğim bir kitaptı. ablamın kütüphanesinde görünce, istanbul'a gelirken çantama attım;)
kişisel gelişim kitaplarına her zaman mesafeli olsam da, bu kitabı oldukça başarılı buldum.
3 kısımdan oluşan kitapta önce sınır kavramı güzelce anlatılıyor, ikinci kısımda yaşamda sınır sorunu yaşanan alanlar (aile, iş, çocuk, arkadaşlar...) ayrıntılı biçimde ele alınıyor ve son kısımda da sağlıklı sınırlar oluşturma konusunda yardımcı olacak yol haritası çiziliyor. ben severek okudum ve anne babalar başta olmak üzere sınır sorunu yaşayan herkese tavsiye edebilirim.


tüm bunlarla beraber, kitapla ilgili beni rahatsız eden noktalar oldu.
-en başında epey dindar ifadeler vardı, bu hoşuma gitmedi (bilimsel bir kitaptı sonuçta).
-çeviri iyi değildi (koridor yayıncılık 2009-ipek ibik)
-kadın yerine bayan, danışan (client) yerine müşteri kelimesi kullanılan yerler vardı. çok kulak tırmalıyordu.
-sayfa 212'de tokat atmanın 4 yaşında bir çocuğun içsel yapısını oluşturmasına yardımcı olabileceği cümlesi vardı. bu cümle çok tehlikeli. kitaptan çıkarılmalı. orijinalini bilmiyorum ama "tokat atma"nın soyut bir anlamda kullanıldığına, çevrilirken hata yapıldığına inanmak istiyorum. sırf bu cümle nedeniyle, velilerime önermekten çekineceğim...
-sonlara doğru yarım kalmış/yanlış tamamlanmış gibi cümleler vardı. velhasıl, kitabın yeniden bir editör gözünden geçmesinde yarar var diye düşünüyorum.

Çarşamba, Ağustos 23, 2017

Eskişehir, Güzel Şehir!

*Geç gelen bir yazı. 
Aniden, tatilimin son haftasında olduğumu ve yarım kalan işlerimi toparlamak için çok az zamanımın kaldığını  fark ettim. Zira, eylül itibariyle yoğun bir tempo beni bekliyor olacak. Ve yazmaya çok zaman ayıramayabileceğim. 
O halde, neredeyse 5 ay öncesinin gezisini sizlerle paylaşmaya hemen başlayayım;)
****

Eskişehir, 10 yılı aşkın süredir görmek istediğim şehirlerdendi. Taaa liseyi bitirdiğimizde oraya okumaya giden arkadaşlarım bahsettiğinden beri. Sonrasında zaten malumunuz sosyal medya hayatımızda büyük yer kaplamaya başladı ve güzelliklerden hızla ve kolaylıkla haberdar olmaya başladık. Sosyal medyada gördükçe ve gidenlerle konuştukça Eskişehir'i görme isteğim perçinlendi yıllar içinde. 
Ve nihayet, nisan ayının ilk hafta sonu için ablam ve eniştem ile ortak zaman ayarlayabildik ve iki günlük kısacık bir eskişehir gezisi yaptık.

1 Nisan 2017- Cumartesi
Sabah onlar İzmir'den biz İstanbul'dan araçlarımızla Eskişehir'e doğru yola çıktık. 5 saatlik yolun sonunda, öğlen, kalacağımız yere vardık. Booking.com'dan ayarladığımız Bayrambey Residence şehrin girişinde, Tepebaşı mevkinde. Burayı fiyat performans açısından oldukça başarılı bulduk biz. Yetkili bey, çok ilgili ve nazik; odalar son derece temiz ve yeterli düzeyde konforluydu.
Eşyalarımızı bırakıp, şehri gezmek için yola çıktık. Aracımızı Adalar'da bir otoparka bırakıp, yürüyerek keşfetmeye başladık. 
Şehre dair ilk dikkatimi çeken şey, Avrupa şehirlerindeki gibi bol miktarda heykel olması (normalde çok aşina olduğumuz bir şey değil, malum).



Şehrin ortasından geçen porsuk nehri ve üzerine kurulan kanallarsa hakikaten de Amsterdam'ı çok andırıyor. Sadece fiziksel benzerlikle olamıyor tabi ki. Yaşayan, canlı, hoşgörülü, nezaketli ruhu da Avrupa'ya benzetilmesinde büyük rol oynuyor...
Adalar bölgesinde kısa bir tur attıktan sonra, öğle yemeği için yerel fast food restoranı Pino'ya oturduk. Oldukça ekonomik ve lezzetliydi. yemekten sonra, hemen önünden kalkan gondola binerek nehri turlamak istedik ama çok uzun bir sıra beklememiz gerekeceğinden, bu isteğimizi bastırdık ve Odunpazarı'nı gezmek üzere yola çıktık. (yürüme mesafesinde)



Odunpazarı, şehrin en eski yerleşim bölgesi ve dokusunu hala koruyor. rengarenk evleri ve tüm sokaklarına yayılan el emeği tezgahları, sanat atölyeleri ve çeşit çeşit müzeleri ile gerçekten ününü hak ediyor. 



Bu bölgede pekçok tarihi ve turistik yapı yer alıyor; Kurşunlu Camii ve Külliyesi, Lületaşı Müzesi, Atlıhan El Sanatları Çarşısı, Balmumu Müzesi, Çağdaş Cam Sanatları Müzesi, Osmanlı Evi, Cumhuriyet Tarihi Müzesi, Alaaddin Camii, Anadolu Üniversitesi Eğitim Karikatürleri Müzesi, Arasta, Şeyh Edebali Müzesi ve daha fazlası.



Biz elbette, tüm bunların az bir kısmını gezebildik. Renkli evlerden yukarı çıkarken, ilk durağımız Kurşunlu Külliyesi oldu. Şanslıydık ki, tasavvuf müziğine denk geldik. Çok güzel bir ortamdı. 15-20 orta yaşı da aşmış kadınlı erkekli bir grup çember şeklinde oturmuş çalıp söylüyorlardı. Kapıdan baktığımızı görünce içeri davet edip çay ikram ettiler. Onları dinleyip ruhumuzu ve bedenimizi dinlendirdikten sonra külliyeyi gezdik. 



Eskişehir hakikaten çok ekonomik bir şehir. Turistik bir yer olmasına rağmen hediyelik/ hatıralık olarak alabileceğiniz çok güzel ürünleri çok uygun fiyata bulabiliyorsunuz. Mesela ben kendime buradan 3 liraya lületaşı bir çift küpe aldım:)


Külliyeden sonra Cam Sanatları Müzesi'ni gezdik, camın yapılışını izledik.



Ardından, bir kahve molası için Mantar Cafe'ye oturup dinlendik ve yeniden aşağıya inmeye başladık. 




Bu yol üzerinde çok fazla helvacı var. Eskişehir'den dönerken sevdiklerinize götürebileceğiniz iyi bir hediye olarak, manda kaymaklı lokum, met helva, yaz helvası, leblebi kurabiyesi ve pek çok bu tarz şekerleme seçeneği mevcut. Biz de buralardan bir miktar alışveriş yaptıktan sonra Atlıhan El Sanatları Çarşısı'na girdik.



Burada da bol miktarda el sanatları dükkanı var. Lületaşı, cam sanatları ve daha pek çok el sanat seçeneği karşılıyor sizi burada.
Odunpazarı'nda epey vakit geçirdikten sonra yeniden adalar bölgesine indik. Pek acıkmamış olsak da, meşhur çibörekten yemek istiyorduk. Kırım ve Papağan çok ünlü, biz tercihimizi Papağan'dan yana kullandık. 




Bir porsiyonda 5 adet çibörek geliyor, o nedenle biz iki kişi bir porsiyon söyledik. oldukça lezzetli (benim gibi hamur işi seviyorsanız:)). Çibörekten sonra boza severler, Eskişehir'in meşhur Karakedi Bozacısı'nda boza içtiler. 



Sonra kanallar arasında dolaştık. bu gezintimiz esnasında, gençlerin özgürce ve rahatlıkla nehir kenarında çimlere yayılıp vakit geçirebildiği tertemiz, çağdaş ve keyifle yaşanabilir bir şehir olduğu kanısına vardık. Ve Anadolu'nun ortasında böyle bir şehir olduğu için çok mutlu olduk.
Akşam yemeği saatimiz yaklaşırken, kesinlikle balaban yemeye kararlıydık. Balaban konusunda öne çıkan birkaç mekan olmakla beraber, biz tercihimizi Abdüsselam'dan yana kullandık. Yeri bulmakta biraz zorlandık. Merkezin biraz ara sokaklarında bir pasajın içinde salaş ve eski bir mekandı. yemek için bir miktar sıra bekledik. Sıramız gelip de yemeğe başlayınca sıranın nedenini anladık. Gerçekten de efsane bir lezzetti! Aslında pideli köfte mantığında bir yemek ama hakikaten çok çok lezzetliydi. Eskişehir'de ilk defa burada hatırı sayılır bir hesap ödedik (Eskişehir'e göre yüksek, normal İstanbul standardında).
akşam yemeğinden sonra yine Adalar'da nehir kenarında bir mekanda oturup bir şeyler içmek istedik. Aslında çok güzel barları olduğunu duymuştuk; Cafe del Mundo (Türkiye'deki ilk Varuna Gezgin), Traveler's Cafe gibi. Ancak grupta antibiyotik kullanan olduğundan ve hepimiz de oldukça yorgun olduğumuzdan tercihimizi çay-kahveden yana kullandık ve Rumeli Çikolatacısı'na oturduk.
Sonrasında dinlenmek için otelimize gidip odalarımıza çekildik. Zira yarın daha yürünecek çok yolumuz, görülecek çok yerimiz vardı;)

 2 Nisan 2017 Pazar
Erken uyanıp otelimizden ayrıldık ve kahvaltı için, yine Adalar bölgesine geldik. Porsuk Çayı boyunca uzanan sayısız mekandan Dante'yi seçtik ve 24 liraya 2 kişilik serpme kahvaltımızı ettik. Kahvaltı hem çeşit hem lezzet bakımından çok tatmin ediciydi ve İstanbullular için acayip uygundu!



Kahvaltının ardından gondola binmek için tekrar şansımızı denedik ve fakat yine çok sıra vardı ve bizim maalesef o kadar vaktimiz yoktu. İlk durağımıza doğru devam ettik. bugünkü planımızdaki ilk durak Odunpazarı'ndaki Şelale Park. 
Şelale Park içerisinde yer alan 1400 m2 lik yapay şelale bu parka adını veriyor. Yapay şelale dışında parkta yel değirmeni, Don Kişot ve Sanço Panço heykelleri, çocuk oyun grupları, mini amfi tiyatro, yürüme yolları, seyir terası, kafe ve restoran yer alıyor. Yapay şelalenin yanında yer alan kafe ve restoranda oturup Eskişehir manzarasına karşı bir şeyler yiyip içebiliyor. Fakat bizim vaktimiz kısıtlı olduğundan, hızla gezip ikinci durağımıza doğru yola çıktık.



Bugünün planında ikinci durak beni kendine hayran eden Kentpark



Porsuk Çayı‘nın kenarında Şeker Mahallesi'nde kurulu olan park, Eskişehir şehirlerarası otobüs terminalinin karşısında yer alıyor. 



Toplam 300.000 m2'lik alana sahip sahip olan parkta Türkiye'nin ilk yapay plajı, açık yüzme havuzları, restoran ve kafeler, hediyelik eşya satışı yapılan büfeler, at binme alanları, çocuklar için oyun grupları ve büyük bir yapay gölet bulunuyor.



Koca bir günü rahatlıkla çimlere serilerek, kuğuları izleyerek geçirebileğiniz geniş ve rahat bir ortam burası. Biz parkı gezdikten sonra, Rosa Luna'da oturup bir kahve molası verdik (türk kahvesi 5 lira) ve ardından bugünün son durağı için yola koyulduk.

Sazova Bilim Sanat ve Kültür Parkı Türkiye’nin en büyük ve en güzel parklarından bir tanesi. 


Eskişehir- Kütahya yolu üzerinde yer alan ve yaklaşık 400.000 m2 alan üzerine kurulu olan yer sahip olduğu tasarım ve içinde barındırdığı yapılar ile ülkemizin en özgün parkları arasında gösteriliyor. Park içerisinde yer alan çok çeşitli yapı ve etkinlik alanları ile büyük küçük her yaştan gezginin gün boyu eğlenceli vakit geçirebileceği yer özellikle şehre ilk gez gelenlerin mutlaka görülecek yerler listesinde üst sıralarda yer almalı. 


Sazova’nın giriş ücreti bulunmuyor, yalnız parkın içinde yer alan çeşitli bölümler ücretli. içerisinde birçok önemli yapı yer alıyor. Masal Şatosu, Korsan Gemisi, Yapay Gölet, Hayvanat Bahçesi, Eti Su Altı Dünyası, Bilim ve Deney Merkezi, Sabancı Uzay Evi, Türk Dünyası Bilim Kültür Merkezi, Esminyatürk, Amfi Tiyatro, çeşitli oyun parkları, kafe, restoranlar ve hediyelikçiler park içerisinde görebileceğiniz önemli noktalardan. Tüm bu gezi noktalarını dolaşmak abartısız tüm gününüzü alabilir. Üstelik Bilim Deney Merkezi, Sabancı Uzay Evi ve Masal Şatosu gibi noktalarda belirli saatlerde düzenlenen tur ve gösterimler için parkın kalabalık olduğu günlerde bilet veya yer bulamama sıkıntısı yaşayabilirsiniz. Bu nedenle gelmeden önce parkın bölümlerini inceleyip, hangilerini görmek isteyeceğinize karar verip bir gezi planı oluşturmakta yarar var. Bizim vaktimiz olmadığından hiçbir yapının içine giremeden yüzeysel bir biçimde turlayabildik. Ancak dediğim gibi, burada insanın bir günü rahatlıkla geçebilir ve hatta yetmez bile. 
Sazova'dan çıktığımızda akşam oluyordu ve bir gezimiz daha sona eriyordu.
Herkes kendi evinin yoluna düştü ve tadı damağımızda kalan Eskişehir'e veda ettik...

Salı, Ağustos 22, 2017

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)

Ruh sağlığı eğitimi alanların insan davranışları hakkında konuşurken, diğerlerine göre daha fazla dikkat etmeleri gerektiğini düşünüyorum.. (Ve fakat ne yazık ki, her gün gerek televizyonlarda gerek gazeteler dergilerde gerek internet üzerinde "uzman" titri altında kimi kişilerin yanlış söylemlerini görüyor, okuyor, izliyor ve topluma verebilecekleri zararları düşünüp kahroluyorum)

Ben şahsen bu baskıyı gündelik hayatımdaki sohbetlerimde hissediyorum yoğun olarak. Fütursuzca yorumlar yapmaktan kaçınıyorum elimden geldiğince.
Zira, karşımızdakiler bizi "uzman" olarak algıladığından söylediklerimiz çok kıymetli ve değişmez doğru olabiliyor onların gözünde. Oysa ben belki bilimsel temeli olmayan kişisel görüşümü anlatıyorum o an...
Bundandır burada yıllardır içimden gelen her konuda yazıp, mesleğimle ilgili bu kadar az yazmam...

Ve fakat beni giderek rahatsız eden bir mevzu var ki, yazmak istiyorum bu hususta...

Çok kısa ve anlaşılır olarak bahsedecek olursam:
*bu konuda söylemek istediğim ilk şey, hareketli tüm çocukların dehb olmadığıdır. tüm yetişkinler aynı olmadığı gibi tüm çocukklar da aynı değildir. kimi daha durgun kimi daha hareketli olabilir.

*Anne baba, öğretmen, komşu, akraba bir çocuğa bu etiketi kesinlikle yapıştırmamalıdır. bu hakikaten çok sakıncalı bir durum.
tanıyı koymakla ilgili yetkili merci çocuk ergen psikiyatristleridir. bununla beraber, başıma bir şey gelmeyecekse, o uzmanların da bu tanıda fazla bonkör davrandığı kanaatindeyim...
Tanının konabilmesi için hem beyin görüntüleme hem de çocuğu uzun süre farklı ortamlarında gözlemleyip tanımanın gerektiğini düşünüyorum. Ders çalışırken, ders dinlerken sıkılmak dehb belirtisi değildir mesela. istemediği bir şeyi yaparken sıkılmayan var mı ki?! Bu örnekteki mesele, çocuğun öğrenmekten haz almamasıdır, onun da nedenleri çok komplike olabilir.


*Eğer gerçek bir DEHB değilse, yanlış ve gereksiz ilaç kullanımı korkutucu sonuçlara sebebiyet verebilir. 

*Bu noktada belirtmek istediğim belki de en önemli husus da bence şudur ki; çocuklar yetişkinlerden biraz farklı biçimde depresyona girerler... örneğin odaya kapanıp ağlamazlar çoğu zaman. 
Genellikle davranış problemleri ortaya çıkabilir, günlük aktivitelerinden keyif almaz ve uyumsuzluk gösterebilirler, yetişkinlikteki iş performansının düşmesine benzer şekilde okul performansları düşebilir... Fark ettiyseniz çocuklarda bu durumlar görüldüğünde akla gelen dehb oluyor; oysa ki depresyon tablosu da olabilir. bu, maalesef gözden kaçıyor.
Ek olarak, bildiğimiz üzere, hareket etmek mutluluk hormonlarını aktive eden temel şeylerden biri... Belki de depresif ruh halinde acı çeken çocuk, aşırı hareket ederek kendini mutlu etmeye çalışyordur... Ne dersiniz?
Özellikle anne babalar ve öğretmenler, çok hareketli çocuklara bir de bu açıdan bakabilirlerse ne güzel farklar yaratılabilir aslında!

Pazartesi, Ağustos 21, 2017

anne olmak istediğimi anladığım an...

bir anda oldu... datça'daydık.
küçücükken annemlerle gezdiğim zamanların hatıraları canlandı zihnimde. genceciklerdi, her şeyi çocuklarıyla beraberce deneyimliyorlardı. ne güzeldi...
sonra düşündüm; biz hızlı yaşıyorduk ve pek fark etmesek de yaşlanıyorduk... hayatı dopdolu yaşamaya çalışırken, eğer birgün çocuğumuz olacaksa, o dünyaya geldiğinde çok şeyi tüketmiş, çok arzumuza kavuşmuş olacaktık dünyada...
her şeyi ondan önce deneyimlemiş olacak olmamız iyi gelmedi...
ama zaten çocuk istemiyorduk ki! ve kendi adıma, asla isteyeceğimi de düşünmüyordum ömrümce...
ve fakat, 30 yaşımda ilk defa, dünyaya bir çocuk getirmenin güzel olabileceğini hissettim ben...
hiç beklemezken, aniden oldu.
aslında hala, mantıken sıcak değilim bu fikre... dünya (ve elbette türkiye) bunca kötüye giderken çocuk büyütmek çok sancılı bir iş besbelli...
ve fakat, bilmiyorum işte...
içim istiyor. 
kendimden ve çok sevdiğim adamdan oluşan bir canlıyı doğurmak, büyüdüğünü izlemek...
onunla dünyayı yeniden öğrenme ve kendimi de büyütme şansı gibi geliyor...


Cuma, Ağustos 18, 2017

kalben- taşikardi

"günün nasıl geçti
yemekte ne vardı
boş ver bunları
öpüşelim!

kalır geride sevdiğim küçük şeyler..."


Pazar, Ağustos 13, 2017

İmago Çift Terapisi

Tüm pratikliğinin ve keyfinin yanı sıra evlilik zaman zaman zordur... Bunu evlilik hayatı yaşamış olan herkes onaylayacaktır sanırım...
Çok sevdiğiniz adam/kadın ile hayatı paylaşmak çok güzel, hem kendi evinde olmanın rahatı hem sevgilinin yakınında olmanın huzuru, istediğin zaman kendi dünyanda kalabilmek ama yalnız olmadığını bilmek çok güç verici... 
Ancak, yaşamı bir arada sürdürmenin getirdiği birtakım zorlanmalar da var elbette. Zira iki insan var, iki farklı evden/aileden geliyor. Her ikisinin de geçmişinden getirdiği birbirine benzemeyen öğretiler, doğrular, tutumlar, aile olmaya dair algılar, eş olmaya, kadın/erkek olmaya dair şemalar var. Ve bunlar karşı karşıya geliyor, çatışıyor ve en nihayetinde bir orta yolunu buluyor... 
Önemli olan bu çatışmaları nasıl ele alabildiğimiz. Birbirimizin duygusal ihtiyaçlarını gözetebilmemiz...

Evlilik, aslında, kendi anne babamız ile de bir yüzleşme sağlıyor. Çocukluğumuzu anımsatması sancılı olabiliyor.
Kendi evliliğimize çocukluğumuzda tanıklık ettiğimiz ve en yakından bildiğimiz evlilik modelini taşıyoruz ister istemez. Ne gördüysek o çıkıveriyor çoğu zaman,  anne babamızı taklit ediyoruz esasen...
Çift terapisi kuramlarından imago çift terapisi tekniğine göre:

"İlişki problemi yaşayan çiftlerin asıl problemleri ebeveyn ilişkilerinin bilinçdışı olarak bugüne yansımasıdır. Bizler eş seçerken aslında tıpkı ebeveynlerimiz gibi birini seçeriz. Çünkü bilinçdışımız için tanıdık olan tek figür odur. Dolayısıyla ebeveynlerimizle saklı kalan bütün iç çatışmalarımız eşimizle olan ilişkide gün yüzüne çıkar.
Her insan çocukluk yaralarını iyileştirecek eşler arar, ne var ki bu eşler aynı zamanda çocukluk yaralarını en çok kanatacak kişiler olacaktır. Bilinçdışımız çocukluğumuzda yaşadığımız ve iyileştiremediğimiz yaraların benzerlerini yaratabileceğimiz bir eş adayı bulur."

İlişkilerinize bir de bu açıdan bakmaya ne dersiniz?