Cuma, Haziran 23, 2017

verimli bir yaz tatili için öneriler :)

Bir eğitim öğretim yılı daha geride kalırken, öğrenciler için 3 aylık yaz tatili başladı. Kaç yaşında olursa olsun her öğrenci, yıl boyunca yaz tatilini bekler ve tatilini gönlünce geçirmek ister. Tatiller, dinlenmek ve yenilenmek için bir fırsattır ve doğru değerlendirildiğinde çocukların gelişimine olumlu katkısı olur.
Anne babalar da çocuklarının tatilde vakitlerini verimli geçirmelerini isterler. Televizyon, tablet, telefon üçlüsüne değil de; ders tekrarına zaman ayırarak bilgileri taze tutmalarını ve bir sonraki yıl için de hazırlık yapmalarını beklerler. (Bu noktada lütfen biraz geçmişe gidip, kendi öğrencilik yıllarınızı hatırlamaya çalışınJ)
Öğrenciler bilmelidir ki; yazın hem dinlenip hem spor, sanat ve sosyal alanlarda kendilerini geliştirebilmeleri için zaman vardır ve bunlara ek olarak istedikleri zamanlarda kısa ders çalışmalarıyla bilgilerini tazeleyebilirler. Anne babalar da bilmelidir ki; çocuklarının dinlenmeye ihtiyacı vardır, yazın bütün bilgi birikimlerini bir anda unutmayacaklardır ve akademik gelişimlerinin yanı sıra sosyal gelişimleri de son derece önemlidir. Tatili hem verimli hem de keyifli geçirmek mümkündür aslında Bunun için dikkat edilecek temel noktaları şu şekilde sıralayabiliriz:
·         Yılsonunda bazı çocuklar eve karnelerini gururla getirirken bazıları karneleri nedeniyle kendilerini başarısız hisseder. Karnesi zayıf olan çocukların aileleri yapıcı değerlendirmeler yaptıktan sonra çocuğa destek ve güven vermelidir. Çocukla başarısını yükseltmek için neler yapabileceği konuşularak, sonuca değil emek ve çabaya, çalışmaya vurgu yapılmalıdır. İyi bir karneye sahip olan çocuklara da özverili çalışması için teşekkür edilmelidir. Karne, yaz tatili için bir ödül ya da ceza ölçütü olmamalıdır.
·         Çocuklar tatilde de düzene ihtiyaç duyarlar.  Sınırsızlık çocuklara iyi gelmez ve 3 ay sonra yeniden düzene girmelerini de zorlaştırır. Uyku, yeme, ekran başında geçirilen sürede okul dönemine göre esnemeler yapılabilir; ama, sınır mutlaka olmalıdır.
·         Çocukların düzeyine ve zevklerine uygun bir kitap listesi oluşturularak bu kitapları okuması teşvik edilmelidir. Ailecek kitapçılara, kütüphanelere gidilmesi, çocuğun kitabını kendisinin seçmesi ve aile okuma saatleri çocuk için özendirici olacaktır.
·         Çocuklar eğitim yılının yorgunluğunu atmak için sevdikleri etkinliklere vakit ayırmalı, sosyal etkinliklere katılmalılar. Çocuğunuzu eğilimine göre bir spor ya da sanat dalının eğitimine veya dil kursuna yönlendirebilirsiniz.  Halk eğitim merkezleri, belediyenin düzenlediği kurslar ya da özel kurumların kurs ve etkinliklerini çocuğunuzla beraber değerlendirebilir ve arasından istediği biri/birkaçını seçebilirsiniz.
·         Ailece geçirilen keyifli zamanları artırmaya çalışarak, çocuğun yıl boyunca özlediği, yapmak istediği aktivitelerde ona eşlik etmek önemlidir. Ailece tatile gitmek ve çocukla yeni yerler, tarihi ve doğal güzellikleri gezmek hem çocuk-anne-baba ilişkisini yakınlaştıran bir deneyim olur hem de çocuğunuzun çok yönlü gelişimine katkıda bulunur. Farklı şehirler ya da ülkelere gitme imkanı olmayan aileler kendi şehirlerinde bulunan tarihi ve kültürel gezilerle çocuklarının zihinlerini canlı tutabilirler. Çevredeki imkanlar dahilinde oyun parkı, sinema, tiyatro, müze gezileri gibi etkinlikler yapılabilir, akraba ziyaretleri ile çocukların aile ruhunu anlaması, birlik ve beraberliğin önemini keşfetmesi sağlanabilir. Evde ailece ebru, taş boyama, yaratıcı oyunlar, sinema saati, kek yapma, çiçek dikme gibi etkinlikler yapılarak eğlenceli vakit geçirilebilir.

·         Tatilde, zayıf olunan alanlardaki bilgi ve becerilerin iyileştirilmesi için akademik aktivitelere de zaman ayrılabilir. Çocuğunuzun eksik olduğu konuların telafisi için düzenli bir plan ile kısa tekrarlar yapması, gelecek eğitim yılını daha rahat geçirebilmesini sağlayacaktır.

Salı, Haziran 20, 2017

sevgili anne babalar, çocuklarınıza verebileceğiniz en kıymetli şey; zamanınız!

anne babalar, iyi ebeveyn olmak ve çocuklarının gelişimine olumlu katkıda bulunmak isterlerken kaygılıdırlar bazen...  neyi nasıl yapacaklarına, nasıl davranacaklarına karar veremezler...
çok şey sorarlar, "şunu nasıl yapalım, bunu nasıl yapalım?"

ben de hep derim:
"çocuklar pek çok şeyi tolere edebilir; yeter ki, koşulsuz ve çok sevildiklerini hissetsinler."

hele ki, ekonomik şartlar meselesine özellikle değinirim... tabi ki, temel ihtiyaçlardan, temizlik, bakım, gıdadan bahsetmiyorum ama; bir nesneye sahip olamama,  çocuklar üzerinde tek başına olumsuz etki yaratamaz... 

çocuklar için önemli olan, anne babaları için değerli olduklarını, sevildiklerini, anne babanın kendisiyle vakit geçirmekten keyif aldığını hissetmek ve onlarla güzel anlar yaşamaktır.

hepimizin yaşamından geriye kalan da bu güzel anılar değil mi zaten?


Pazar, Haziran 18, 2017

babalar günü

"babam vefat etti" ağızdan ne kolay çıkıveren bir cümle... oysa anlamı ne kocaman, yarattığı boşluk ne dipsiz...
16 yıl boyunca defalarca kurmak zorunda kaldım bu cümleyi...
başlarda çıkartamıyordum hiç, dilimden dışarı dökemiyordum... hala da pek mahir değilim ya, yine de ilk zamanlara göre iyiyim elbette.

bu cümleyi ilk kuruşum, hatırladığım kadarıyla, 3 yıl sonrasında gerçekleşti ancak.
2004 eylülüydü. ege üniversitesi pdr'yi kazanmıştım. kredi/ burs başvurusu için varyant'taki kyk bürosuna gitmiştim tek başıma...
(babasız büyümek hayatın pek çok anında tek başınalığı getirir beraberinde... kpss'ye girerken, ehliyet sınavına girerken, gece geç saatte eve dönerken de yalnızsınızdır mesela genç yaşınızda... oysa yaşıtınız kızlara babaları eşlik eder hep bu ve benzeri durumlarda...)

kazulet memurlarıyla ve dört duvarın içine doluşmuş işini halletmeye çalışan gergin vatandaşlarla klasik bir devlet dairesiydi. işlemimi yapan kadın, evraklarımı beğenmedi. babamın çalıştığı yerden bir şeyler istedi. ilk defa orada döküldü bu kelime öbeği ağzımdan; 
"babam çalışmıyor benim, vefat etti de..."
ağzımdan çıkmasıyla kendimi dışarı atmam bir oldu. çünkü, başkalarının yanında ağlayamıyordum ben. varyant yokuşundan konak vapur iskelesine kadar ağladım. 

hatırladığım ikinci anım ise, 4 yıl sonrasında. okulu bitirmek üzereyken. son sınıfta bir ders vardı. herkes alanımızdan bir konu seçip 4-5 kişilik gruplar halinde tez çalışması gibi hazırlanıp tüm sınıfa sunuyordu. o günün konusu "kayıp ve yas"dı. başta her şey normaldi. konuya uygun olarak simsiyah giyinmiş olan bir grup sınıf arkadaşım konuya çok iyi hazırlanmıştı ve çok güzel aktarıyorlardı. sonra konu ilerledikçe "yakınını kaybedenlerin gösterebilecekleri tepkiler"i  anlatırlarken kalbim güp güp atmaya başladı bir anda, yüzümü alev aldı. fırlayıp amfiyi terk ettim. yakın arkadaşım koşup geldi arkamdan. durumu biliyordu, sarıldı. "duramayacağım ben" diyebildim zar zor, çıktım okuldan, yürüdüm yürüdüm yürüdüm, ara sokaklarda ağladım.

şimdi büyüdüm artık. evli barklı yetişkin kadın oldum. hatta,  bu yıl itibariyle, babamla geçen yıllarımdan fazla olmaya başladı babamsız geçen yıllarım...
alıştım, böyle yaşamayı öğrendim... 
ama boğazımdaki yumru hiç geçmedi...


(knidos/datça, 1991)

şimdi bugün babalar günü ya; çoğu evde öyle reklamlardaki gibi şen şakrak geçmiyor bugün esasen...
babası vefat eden çocukların, evladı vefat eden babaların boğazındaki yumru büyüyor böyle günlerde... nefes alamıyoruz pek çoğumuz... 
hem sadece vefat nedeniyle mi oluyor bu darlanmalar...
babası bu dünyadan göç etmiş olanların, artık yanında olmasa bile, en azından kalbinde güzel anıları kalmış oluyor kendini avutacak kadar...
diğer yandan, her gün terapi odasında dinlediğim gibi, babalara hep atfedilen "güven" duygusu temin etmek şöyle dursun, çocuğunu pek çok açıdan ve biçimde yaralayan babalar var hatırı sayılır miktarda...
velhasıl, babalar günü de, kime babalar günü, kime sızı günü...

Perşembe, Haziran 15, 2017

her çocuğun bir kahramana ihtiyacı var- ted konuşmaları

bir eğitim öğretim yılının daha sonuna geldik.
öğrenciler için tamamen bitmiş olsa da, öğretmenler için "mesleki çalışmalar" adı altında devam ediyor temmuza kadar. 
bu süre zarfı, mesleği profesyonel ve bilimsel olarak yeniden ele almak, yılın muhakemesini yapıp, "bir sonraki yıl kendimize neler katabiliriz" diye düşünmek için önemli bir fırsat.
buna katkı sağlayacak kitaplar, filmler var pek çok... bunların yanı sıra, bir de ted konuşmaları var ilham alınabilecek.

ben ara ara açıp bu konuşmayı izliyorum mesela. iyi geliyor oldukça. eğitim sektöründe çalışan ya da çocuklara değen yetişkinlere iyi gelir umuduyla paylaşmak isterim sizlerle de:)
keyifli izlemeler dilerim.


Cumartesi, Haziran 10, 2017

cumartesi şarkısı;)



"People are strange when you're a stranger 
Faces look ugly when you're alone 
Women seem wicked when you're unwanted 
Streets are uneven, when you're down 
When you're strange 
Faces come out of the rain
When you're strange 
No one remembers your name 
When you're strange
When you're strange 
When you're strange 
People are strange when you're a stranger 
Faces look ugly when you're alone 
Women seem wicked when you're unwanted 
Streets are uneven when you're down 
When you're strange 
Faces come out of the rain
When you're strange 
No one remembers your name 
When you're strange
When you're strange 
When you're strange 
When you're strange 
Faces come out of the rain 
When you're strange 
No one remembers your name 
When you're strange
When you're strange 
When you're strange"

Cuma, Haziran 09, 2017

çölde çay- bernardo bertolucci

"Ne zaman öleceğimizi bilmediğimiz için,
hayat hiç bitmeyecekmiş gibi gelir.

Ama hiçbir şey çok tekrarlamaz kendini.
Aslında çok az tekrarlar.
Çocukluğunuzun bir öğleden sonrasını,
öyle ki,
hayatınızı onsuz düşünemediğiniz,
sizi derinden etkilemiş bir öğleden sonrayı,
daha kaç kez anımsayabilirsiniz ki?
Belki dört, beş kez daha.
Belki o kadar bile değil.
Dolunayın çıkışını daha kaç kez izleyebileceksiniz?
Belki yirmi.
Ama yine de, her şey sonsuzmuş gibi gelir."



2006 ya da 2007'de izlemiş olmalıyım çölde çay'ı...
ama bu sözler çok daha öncesinde, belki 2001'de belki 2002'de yazılıydı "çok özel defterim"de. bizim zamanımızdaki çoğu gencin beğendiği şiirleri, sözleri, alıntıları not ettiği o güzel defterlerden söz ediyorum. henüz internet yokken, kalem varken...
sahi, internet olmadan onca bilgi nasıl aktarılıyordu acaba? nereden öğrenmiştim o yaşımda bu alıntıyı...

Perşembe, Haziran 08, 2017

kitap okuyunuz, okutturunuz!

tıpkı spor gibi kitap okuma da, kültürümüzde tam oturmamış bir mesele diye düşünüyorum.
en basitinden örnek verecek olursam, toplulukta kitap okuyan insana yöneltilen "dikkat çekmek istiyor" ya da "entel" algısı hala yıkılabilmiş değil bence...

son yıllarda sosyal medyanın etkisiyle kitap fuarlarına, kitaplarla ilgili etkinliklere olan yoğun ilgiyi görmek memnun edici elbette. 
lakin, sosyal medyada gördüklerimizden yola çıkarak "çok kişi okuyor" tespitine varmanın doğru olmadığını düşünüyorum. zira sosyal medyada gördüklerimiz, yine kendi seçtiğimiz kişilerden oluşan -gerçekte tanıdığımız ya da tanımadığımız- sosyal çevremize ait paylaşımlar...
buzdağının görünen kısmı gibi bir şey. 
görmediğimiz, bilmediğimiz, karşılaşmadığımız hayatlarda okumaya duyulan ihtiyaç, okumaktan alınan zevk, okuma kültürü gibi kavramaların maalesef pek olmadığını düşünüyorum...


oysa ne güzeldir, kitaplarla insanı anlamak, yaşamı öğrenmek, farklı hayatlara tanıklık etmek... kimse mahrum kalmasa keşke bu keyiften...
hem tuna kiremitçi'nin de dediği gibi "başkalarının hayatını o kadar merak ediyorsanız, roman okuyunuz."

spor yapın, yaptırın!!!

spor, bizde çok iyi anlaşılmayan bir mesele. 
"spor yapan zayıflamaya çalışıyordur" algısı hakim bizim kültürümüzde.
halbuki, zayıflamaya yardımcı olmasının yanı sıra, ne büyük faydaları var sporun...
bilhassa çocuklukta ve ergenlikte...
çocuğun yemesi, içmesi, uykusu, ders başarısı pek önemsenir ebeveynleri tarafından; ama, sağlıklı gelişimin en önemli ögelerinden spor es geçilir her nedense... oysa sporun akıl-ruh-beden sağlığına katkıları muazzam!
çocukların ve gençlerin akranlarıyla paylaşımda bulunabileceği sağlıklı bir mecra sağlaması, rekabet, başarı, takım olabilme- ekip ruhu, disiplin, kaybetmeye tahammül edebilme duygu ve becerilerini güçlendirmesi ilk aklıma gelenler...
çocukların bitmez tükenmez enerjisini yönlendirebileceği müthiş bir kanal spor. böylelikle zararlı alışkanlıkları ve olumsuz davranışları önlemede de büyük etkisi bulunmakta.


velhasıl, yaşınıza, sağlığınıza, zevkinize uygun olan sporu yapın, yaptırın efem;)

Çarşamba, Haziran 07, 2017

2017 mayıs ayı filmler (0) ve kitaplar (1), ve bir de dizi (fi)

"nasıl oluyor vakit bir türlü geçmezken
yıllar hayatlar geçiyor"
diye buyrulduğu gibi o güzel şarkıda; günler, haftalar, aylar nasıl geçiyor, gerçekten hiç anlamıyorum...
ne ara mayıs ayını devirdik de, haziranın bile ilk haftası geçti! şaşılacak şey:)

ne yazık ki, mayıs ayı epey verimsiz bir ay olmuş kitap ve film açısından...
ama, epey gezdim! iki hafta sonu şehir dışındaydım. birinde canım memleketim izmir'deydim, birinde de en sevdiğim memleketlerden akyaka'da.
izmir'de hıdrellezi kutladım annem ve ablamla, kıbrıs şehitleri'nde, kordonda gezdim, bomba yedim çelebi'de, boyoz yedim dostlar fırında, kemalpaşa'da köylerde kahvaltı yaptım.
akyaka'da ise çok yakın arkadaşımın evlilik öncesi eğlencesini yaptık bir teknede. canım ege'nin güzel sularında deniz sezonunu açtım, dut ağaçlarına daldım, 45'liklerle dans ettim.
çok çok güzeldi iki mini seyahatim de:)

eee bu seyahatlerin öncesi, sonrası, hazırlığı, planlaması derken oldukça zamanım gitti. 3-4 haziranda da finallerim olduğundan bu ay bir miktar zamanım da ders çalışmaya (çalışmaya:)) gitti.
hal böyleyken tek bir film bile izlememişim koca ay!

fi
ama bir diziye başladım, yayında olan 9 bölümünü izledim.


"türk standartlarının üstünde" diyorlar, ama, açıkçası ben öyle bulmadım. son yıllarda takip ettiğim tek dizi olan poyraz karayel çok çok daha başarılı bir metine sahipti mesela. ya da ilk türk internet dizisi masum efsaneydi...
fi'de bir yapaylık var beni içine almaya engel olan... oturmamış gibi. 9 bölüm izledim ama sevemedim gitti...

psikanalizin içinden
psikanalist bella habip'in 1996-2006 yılları arasındaki seminer ve konferans notlarını, çeşitli dergilerde yayımlanan makalelerini, psikanalizi tanıtmak amacıyla derleyip toplayarak bir araya getirdiği yazılardan ve konuşmalardan oluşan kitabı.


psikanaliz geleneği
psikanalizin çocuk, ergen ve ebeveyn dünyasına bakışı
psikanaliz ve kadınlık
psikanaliz ve tarih
psikanalizde birey ve topluluk
psikanalizin kliniği
olarak 6 temel başlıkta sunulmuş yazılar. en son da bir deneme yazısı mevcut.
psikanalitik söyleme ve yaklaşıma ilgi duyan herkesin -ruh sağlığı alanından olsun ya da olmasın- severek ve yararlanarak okuyacağını düşündüğüm bir kitap.
tavsiye olunur efem;) 

Pazartesi, Haziran 05, 2017

pentagram- sonsuzluk

haftasonu karaköy nimet han'da katıldığım açık stüdyo gecesinde biri çaldı birden bu şarkıyı...
20 yıllık şarkı...
ne çok dinlerdik ilk gençliğimizde...
sözleri ayrı müziği ayrı güzeldir bu şarkının. dinledikçe dinleyesiniz gelir...


"Sanırsın, dağlarda yol olmaz 
Usanırsın, kalbinde güç kalmaz 

Uzanırsın, yarın olmaz 

Zor günlerin ardında huzur olmaz ki 
Her zaman, umutlar yön bulmaz 
Yarın olsa da, beklenen gün olmaz 

Sözlerim gerçektir 
Yüreğim kardeştir her zaman 
Umudum sonsuzdur 
Uğraşım bitmez hiçbir zaman 

Geliyor geçiyor hayat 
Dönüyor durmuyor dünya"

Çarşamba, Mayıs 24, 2017

Çocuğumu Ekran Başından Kaldıramıyorum!

"Çağımızın en önemli problemlerinden biri teknolojiye olan bağımlılığımız. Teknoloji getirdiği kolaylıklarla beraber yaşamımızın her an içinde ve ortasında. Bu durumun fiziksel, psikolojik ve toplumsal pek çok sakıncaları olabileceği gibi aile içi ilişkilerimize de olumsuz etkisi olabilmektedir.
Siz de çoğu ebeveyn gibi, çocuğunuzun telefonla, tabletle ya da bilgisayarla çok fazla zaman geçirdiğinden yakınıyorsanız, ufak tefek adımlarla durumu daha kolay yönetebilirsiniz.
İşe öz eleştiri yaparak başlayabilirsiniz. Artık hepimiz biliyoruz ki, çocuklar çevresindeki bireyleri model alarak öğreniyor. En çok da anne babalarını... Bu noktadan hareketle, yapacağınız ilk düzenleme, teknolojik aletlerle aranıza mesafe koymak olabilir. Aksi durumda, çocuğunuz sizin her fırsatta dokunmatik ekranı kaydırarak bir şeylere baktığınızı görüyorsa, ona bu konuda koyduğunuz sınırlar çok işe yaramayacaktır.
Bir diğer önemli adım ise çocuğunuz ile evinizde muhabbet ederek, oyun oynayarak beraber zaman geçirmeniz ve fırsat buldukça evin dışına çıkarak doğa yürüyüşleri, park, müze ziyaretleri, sinema, tiyatro, bowling, buz pateni, aile pikniği vb etkinlikler yapmanız olacaktır. Çocuğunuzun sizinle eğlenceli ve zengin vakit geçirmesini sağlamanın yanı sıra, onu akranları ile bir araya gelerek eğlenebileceği ve öğrenebileceği ortamlara yönlendirmeniz de oldukça önem taşımaktadır.
Böylelikle çocuğunuzun hem zihinsel hem bedensel hem duygusal olarak gelişimi desteklenmiş olup hem de eğlenme, rahatlama, onaylanma, başarma duygusu ihtiyaçları "gerçek" hayatta karşılanmış olacak ve sanal dünyadan uzaklaşabilecek."

***bir süredir yazamıyorum burada. tembellikten değil esasen... başka başka çalışmaların içine giriyorum;)
neredeyse 10 yıl olacak mesleğin içine gireli... artı 4 yıl lisans eğitimi ve sonrasında alınan bir sürü eğitim, edinilen deneyim... artık aldıklarımı vermenin zamanı geldi diye düşünüyorum.
mesleki çalışmalarımın yer aldığı bir web sitesi hazırlığındayım. ufak ufak yazılar yazıyorum. ilki de bu yukarıdaki.
önce burada, emektar blogumdapaylaşmak istedim. beğenilerinize sunulur efenim;)

Salı, Mayıs 09, 2017

dinlemeye doyulamayan şarkılardan...


bilgi: 1940 yılında almanyadan yahudi sevkiyatının basladigi siralarda aaron zeitlin ve shalom secunda adlı sanatçılarca yidişçe yazılmış bir musevi şarkısı imiş...

Pazar, Mayıs 07, 2017

sizin düzeninizle bağdaşan hiç yönüm yok...

“Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnızca bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. istediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki… Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi hava alanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.”

Tezer Özlü

her okuyuşumda bir defa daha etkileniyorum...

Salı, Mayıs 02, 2017

2017 nisan ayı filmler (4) ve kitaplar (2)

manchester by the sea
oscar filmlerinden izlemek istediklerim arasındaydı ve moonlight'tan sonra izleme fırsatım oldu.
oldukça kasvetli ve dramatik bir havası var filmin...
duygular güçlü ve seyirciye de geçiyor...
bir defa daha anlıyoruz; insan sevdiği birini kaybettikten sonra, asla eskisi gibi olamıyor hiçbir şey hayatta...


kill bill vol 1-2
bazı şeylere neden ve nasıl böyle geç kaldığımı anlamıyorum. herkes behzat ç. izlerken ben ne yapıyordum mesela. niye ancak geçtiğimiz yaz izleyebildim... ya da lost'u neden 2010'da izledim...
gündemi, popüler olanı takip edememek gibi bir sıkıntım var.
bu nedenle, bizim jenarasyondan kill bill'i izlemeyen tek kişiydim sanırım. neyse ki, artık ben de izlemiş oldum:)
bir hafta sonu üst üste izledim 1 ve 2'sini.
tarantino zaten severiz. tüm saçma sahnelere rağmen, çok etkileyici. izlediğimden beri aklımdan çıkmıyor film.
müzikler zaten on numara. 
hala varsa, izlemeyen kalmasın efenim;)


stand by me
eskilerden bir film. taaa 86 yapımı. stephen king'in ceset (the body) kitabından uyarlamaymış.
çocukluktan çıkmak üzere olan 4 oğlan çocuğunun bir anısı anlatılırken, her birinin ailelerindeki işlevsizliklere de değiniliyor. 
büyüme hikayeleri filmi mi diyorlar bu filmlere? bayılıyorum o tarz filmlere. belki de çocukluğun ve çocukluktan yetişkinliğe evrilmenin o kritik önemine inandığımdan...
her biri çok iyi oynamış ve ortaya çok güzel bir film çıkmış.


boyalı peçe
duvak filmini çok severim. orijinal adının "the painted veil" olduğunu bilmeme rağmen, bu kitabı alırken, o filmin kitabı olduğu bağlantısını kuramamış zihnim...
okumaya başlayınca dank etti.
filmi kadar güzeldi kitap da...
intikam, tutku, aşk gibi insani duyguların gürül gürül yaşandığı vurucu bir hikaye.
film de kitap da tavsiye olunur efem;)


ergenlik döneminde 100 temel kural
adından anlaşılacağı üzere, mesleki bir kitap. velilere önermeden önce, anne babalara yönelik kitapları kendim de muhakkak okumuş olmayı tercih ediyorum.
uzmanlar için fazla genelleyici ve indirgemeci olmakla beraber, ergen anne babaları için hap bilgilerin olduğu ve belli durumlarda yardımcı olabileceğini düşündüğüm bir kitap.



Pazartesi, Nisan 24, 2017

gezginci ruhumuz birgün biterse...

yıllık izinlere sıkışmış sayılı günlü tatiller değil, doyasıya ve özgürce dolaşmak istiyorum farklı topraklarda...



"afrika'ya götür beni

osibisa, mandela
çöllerde dolaşalım
develerle mesela



avrupa'ya gel benle

uyuruz köprülerde
beatles, van gogh, don quijote
bir şarap şişesinde



bir bilet alalım

trenlere binelim
çuf çuf gidelim
hadi gel gidelim..."


Çarşamba, Nisan 19, 2017

mutluluk neydi?

toplaşın gençler, size mutluluğun sırrını açıklayacağım!!!
:) ah keşke öyle bir sır olsa, herkes birbiri ile paylaşsa, herkes mutlu olsaydı değil mi?
sır falan yok elbette... 
ama, 30 yılda yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şeyler var bu hususta. 
hem kendime -zor zamanlarımda- yardımcı olsun diye hem de belki birilerine de faydam dokunur diye iki kelam etmek istiyorum izninizle;)


1) başkalarının hayatlarına değil, kendi hayatınıza odaklanın!
o bunu yapmış, bu şunu yapmış diye diğerlerini izlemek, onların sahip olduklarına imrenmek (daha kötüsü, derinlerde bir yerde haset etmek) yerine kendi sahip olduklarınızı fark edip onlar için şükran duyun.
nasıl ki çocukken anne babamızın bizi diğer çocuklarla kıyaslaması incitici idiyse, büyüdüğümüzde de kendi kendimizi sürekli akranlarımızla yarıştırmamız, kimden öndeyiz kime göre geri kaldık derdine düşmemiz ruhumuza iyi gelmeyecektir...
gözlemlerim gösteriyor ki; başkalarının hayatları ile çok ilgilenen kişiler, sürekli bir haksızlığa uğramışlık hissi taşıyorlar içten içe... ve bu his, mutlu olmaya gölge düşürüyor fena halde... 
onun yerine, kendinizin, hayat pastasından büyük ve lezzetli bir dilim hak ettiğinize ve hak ettiğinizi de aldığınıza yürekten inanın:)

2) kendinize güvenin, inanın ve kendinizi sevin!
sevgi, her şeyin özü! önce kendimizi seveceğiz ki, başkalarını da sevebilelim. kendimizde olmayan bir şeyi başkasına nasıl verelim ki, değil mi ama;)
kendinizi sevmeye en çok yardımcı olan şey, kendinizi beslemek bana kalırsa. 
kendinizi geliştirin! okuyun, iyi filmler izleyin, müzeleri ziyaret edin, konferanslara katılın, tiyatroları takip edin, öğrenin. öğrenmek, başlı başına bir mutluluk kaynağı zaten. dünyaya karşı meraklı olmak, yeni deneyimlere açık olmak sizi zenginleştirecektir.
bir diğer şey ise, ilkeli ve dürüst olmak... anlık/geçici çıkarlar için değerlerinizden ödün vermemek içinizin rahat olmasını sağlayacaktır...
kendinizi sevmenin en önemli yanlarından biri de kendinize iyi bakmanız, sağlığınıza dikkat etmeniz elbette! sağlık olmadan mutluluğun olamayacağını bilmiyor olamazsınız...

3) insanları da sevin! 
sadece kendinizi sevmeniz yetmez:) 
"şefkatli ol! 
karşılaştığın herkes zor bir mücadele veriyor"
demiş platon taaa 2500 yıl önce...
şefkatli, nazik ve anlayışlı olun. hem kendinize hem başkalarına. 
her davranışın bir sebebi var, unutmayın. kimse boşuna yapmıyor hiçbir şeyi...
ve virginia satir'in dediği gibi 
"herkes elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor."
eleştirmek kolay, arkasından konuşmak, hor görmek, küçümsemek... ama, bunların kimseye faydası yok, inanın...


4) doğayı sevin!
doğa başlı başına bir mutluluk kaynağı!
hayvanlar, ağaçlar, çiçekler, dereler, denizler, dağlar... fırsat buldukça doğada bulunun. temas edin bu güzelliklerle:) 

5) ruhunuza bedeninize zihninize iyi gelen şeyler yapın!
okul/iş/meslek hayatınız dışında ilgilerinizin olması sizi canlı tutacaktır.
yürüyüş yapmak da olabilir bu, atkı örmek de, çiçek bakmak da, takı yapmak da, seramik yapmak ya da gitar çalmak da...
yaparken ve sonrasında kendinizi iyi hissettiren eylemlerden bahsediyorum, anladınız siz;)
benimki seyahat etmek, iyi müzikler dinlemek ve yoga yapmak mesela.


6) sosyal ilişkilerinize özen gösterin!
farklı insanlarla bir arada olmak insanı besleyen ve güçlendiren bir şey bence.
yanında tüm şeffaflığınızla durabildiğiniz samimiyetteki yakın dostlarınızın yeri apayrı elbette. onlar, olmazsa olmazlarımız, hayattaki sağlam kayalarımız.
ama onlara ek olarak, örneğin sadece film zevkinizin çok uyduğu bir arkadaşınızla her ay bir sinemaya giderek, sonrasında film üzerine konuşabilir, damak tadı gelişmiş bir diğeriyle farklı lezzetli yemek deneme günleri yapabilirsiniz;)

7) işe yaradığınızı hissedin!
bir insanı en çok mutlu eden şeylerden biri de faydalı işler yapmak.
her şeyden önce, okulunuzda/iş yerinizde elinizden geleni yapın, sorumluluklarınızı yerine getirin. çalışkan olmak, kurumunuza katma değer katabilmek size gerçekten iyi gelecek;)
okul/iş dışında gönüllü bir faaliyette görev almak gerçekten çok iyi hissettiriyor. yetmezmiş gibi, yeni bir şeyler öğrenmenizi ve yeni insanlar tanımanızı sağlıyor:) 
atalarımız ne demiş hem, "veren el, alan elden üstündür" ;)
okul/iş, aile gibi dar çevrenizden başlayarak halka halka genişleyerek dünyaya olumlu katkıda bulunmak hem size hem evrene iyi gelecek;) 
*fikir vermesi açısından, benim gönüllü faaliyet gösterdiğim stk'lar; tegv, açev, otistikler derneği.
örneğin tegv'de gönüllü olmak için hemen tık tık yapabilirsiniz;)



8) olumlu bir dil kullanın!
"önce söz vardı"....
düşünce, dilden gelir. kelimelerle düşünürüz.
sözlerimiz olumlu ise düşüncelerimiz de olumlu olur. düşüncelerimiz olumlu olursa dilimizden olumlu kelimeler dökülür. 
ve, bir şey ol'madan önce, düşlemi olur. (bebek bile annenin zihninde var olur önce...)
düşüncelerimiz, düşlemlerimiz yaşamımız olur nihayetinde... 
sözümüz, düşümüz tertemiz olmalı ki, özümüz, ömrümüz de tertemiz olsun.

9) değişim için sorumluluk alın!
memnun olmadığımız durumlarda sızlanmak yerine inisiyatif alın, ve bir şeyleri değiştirmek için adım atın.
bir şeylerden şikayet etmek ve birilerinin durumu düzeltmesini beklemek yerine, harekete geçin! hayatta değiştirebileceğiniz tek kişinin kendiniz olduğunu hatırlayın ve bir şeyleri farklı yapın!
"aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek deliliktir" diye ne kadar doğru demiş einstein.
bir şeylerin farklı olmasını istiyorsanız, şu ana kadar yaptığınız ve işe yaramayan şeyler dışında başka bir şeyler yapmalısınız demektir;)

10) hayal edin ve çalışın!
hayal kurmak, istediğinize kavuşmanın ön koşulu...
ama, kuru kuru hayal etmek yetmez elbette. emek, çok kıymetli. hedefleriniz için çalışmak, çaba göstermek ve sabretmek gerekir...
tüm gayretiniz ve sebatınıza rağmen, hayaliniz gerçek olmaz ise de, bunun, sizin için iyi olan olduğunu kabul etmek...
her şeyin bir nedeni vardır çünkü... 
"siz bilmezsiniz, o bilir."